Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
13
    

IMF Sosyal Güvenlik reformunu bekliyor

 

 

 

 

Yeni Haber
IMF ile 7. Gözden Geçirme'nin planlandığı gibi bu ay tamamlanması zora girdi. Sosyal güvenlik reformunun TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan geçmesini bekleyen Niyet Mektubu IMF'ye gönderilemezken, Komisyonun gündemine reformu almaması nedeniyle gözden geçirmenin onaylanmasının Mart ayına sarkması olasılığı belirdi. Bunun üzerine alarma geçirilen Plan ve Bütçe Komisyonu tasarıyı yarın görüşmeye başlayacak.

Niyet Mektubu'nun Şubat ayında IMF İcra Direktörleri Kurulu'ndan onay alması planı, sosyal güvenlik nedeniyle sekteye uğradı. Şubat ayının yarılanmasına rağmen, sosyal güvenlik konusunda adım atılamadığı için Hazine mektubu gönderemedi. IMF İcra Direktörleri Kurulu'nun nihai onayı vermesi öncesinde IMF kanadının mektup üzerinde çalışması gerektiği için Şubat ayında 7. Gözden Geçirme'nin tamamlanması zora girdi.

IMF heyeti, 21 Aralık'ta Türkiye'den ayrılırken, reformun Ocak başında yasalaştırılacağı öngörüsünde bulunulmuştu. Geçen sürede ise ancak TBMM'nin ilgili alt komisyonundaki görüşmeler tamamlanabildi. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, tasarıyı görüşmeyi bir türlü gündemine almadı. Gelinen noktada Gözden Geçirme'nin tamamlanması sıkıntısı doğunca, haftalık programında sosyal güvenlik reformuna yer vermeyen Plan ve Bütçe Komisyonu, son anda tasarıyı gündemine aldı.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı Sait Açba, ANKA'ya yaptığı açıklamada, Komisyonu yarın (14 Şubat Perşembe) sosyal güvenlik reformunu görüşmek üzere toplantıya çağırdığını söyledi.

OLMAZSA OLMAZ KOŞUL

IMF, 7. Gözden Geçirme'nin onaylanması için yasanın çıkarılmasını şart koşuyor. Hazine, yasanın çıkarılmasına dair adım atılması durumunda IMF'yi ikna etmeyi tasarlarken, tasarı görüşmelerinde hiç ilerleme sağlanmaması sıkıntı yarattı.

IMF'nin sosyal güvenlik reformu konusundaki ısrarı nedeniyle 19. Stand-by'ın ilk gözden geçirmeleri birleştirilmek zorunda kalınmıştı. Gelinen noktada Türkiye, 7. Gözden Geçirme'nin ardından kalan iki gözden geçirmeyi birleştirmeyi tasarlıyordu. Ancak sosyal güvenlik sorunu, Mayıs 2008 olarak görünen 19. Stand-by'ın tamamlanmasını da geciktirecek bir faktör olarak ortaya çıktı.


 
Şub
13
    
teâruf | 13 Şubat 2008 20:58 | etiket:  

 

GPS ucuzlayacak birleşmeler sürecek

 

Mortgage krizinden sonra iletişimin bazı alanlarında kriz olasılığı var ama fırsatlar da söz konusu.

* 10 dolarlık cepler çıkacak.

* Birleşme/satın almalar sürecek.

* GPS ucuzlayacak.

* Gençliğe yatırıma devam.

* GSM, 21 yaşını kutlayacak.

* Yeni teknolojiler pazara hızla girmeye devam ederken geleneksel teknoloji yaşamını sürdürecek.

* Mobil data transferinin yüzde 70'i binalardan gerçekleştirilecek.

* İletişimde hız artışı ciddi sorgudan geçecek ve hıza dönük yatırım planları durdurulacak.

* Sayısal iletişim daha hacim kazanacak, çeşitlenecek, canlanacak.



 
Şub
13
    

 

 

 

 

2008 için en önemli öngörü 10 dolarlık cep!

Deloitte'un, 2008 için telekom sektöründe 10 önemli öngörüsü arasında 10 dolarlık cep telefonları da yer aldı..
 
2008 için 10 önemli telekomünikasyon öngörüsü arasında, 10 dolarlık cep telefonlarının piyasaya çıkacağı, 2008'de birleşme ve satın almaların
 
devam edeceği ve GPS'in ucuzlayacağı tahmini yer aldı.
 
Deloitte'un Teknoloji, Medya ve Telekomünikasyon (TMT) Bölümü, ABD'de konut piyasasında yaşanan mortgage krizinin ardından dünya
 
ekonomisindeki yavaşlamanın 2008 yılında telekomünikasyon sektörünü nasıl etkileyeceğini araştırdı ve tahminlerde bulundu.
 
Rapora göre, ABD'de konut piyasasında yaşanan mortgage kriziyle başlayan dalgalanmalar 2008'de telekom sektörünü de etkiliyor.
 
Sektörde özellikle donanım üreticilerinin satışlarında azalma bekleniyor, ancak kurumların ve bireylerin günlük yaşamlarında iletişimin artan ağırlığı,
 
hizmet sağlayan firmaların önüne yeni gelir kaynakları yaratma fırsatları da sunuyor.
 
Bu da özellikle mobil teknolojilerle mümkün olabilecek.
 
 
 
Tüm dünyada fiyatların giderek ucuzlaması, cep telefonlarını yaygınlaştırıyor ve piyasanın derinliğini artırıyor.
 
Bugün 50 doların altında satılan pek çok marka olduğu gibi, 2009 itibariyle toptan satış fiyatı 10 dolar olan bir cep telefonunun piyasaya çıkması
 
bekleniyor. Ancak cep telefonu sahipliği oranı küresel düzeyde yüzde 50'ye ulaştığı için, pazarın büyümesi her şeye rağmen yavaşlıyor.


 
Şub
13
    

 

 buyrun: TÜRK LİRA'sının aşırı değerli olduğunu söyleyenlerin kökü !!!

 

 

 

Türk lirasının kısa vadede daha da düşmesi bekleniyor.

 

 

Makroekonomi konusunda araştırmalar yapan İngiliz danışmanlık şirketi Capital Economics'in yükselen Avrupa ekonomileri uzmanı Neil Shearing,

 

 

liranın değerinin kısa vadede daha çok düşeceğini savunurken liranın değerinin yüzde 15 daha düşük olması gerektiğini de söyledi.

 

 



Neil Shearing, Türk lirası ve Macar florine ilişkin görüş ve beklentilerini Financial Times gazetesine aktardı. Shearing, her iki para biriminin geçen hafta keskin düşüşleri yaşadığını, bu düşüşlerin kısa vadede sürmesinin beklendiğini kaydetti.

Ancak florinin yılın ikinci yarısında güçlenmeye başlayabileceğini ifade eden Shearing, buna karşın lirada daha büyük ve daha uzayacak bir düşüş yaşanacağını beklemek için iyi nedenlerin bulunduğunu öne sürdü.

Shearing, Türkiye'nin Macaristan'dan daha büyük bir cari açığının bulunduğunu, liranın 2007 yılının sonuna kadar yaşadığı güçlü toparlamanın da ekonomik esaslara göre izahatının zor olduğunu söyledi.

Liranın uygun değerinin mevcut düzeyinin yüzde 15'inin altında olduğunu savunan Shearing, buna karşın liranın zayıflığının çekirdek enflasyon için sorun yaratabileceği uyarısını da yaptı.

Bu arada, Capital Economics, Türkiye'deki faiz oranlarının bu yılın ilk yarısında yüzde 15.5 cıvarında kalmasını bekleniyor.

(ANKA)



 
Şub
13
    
teâruf | 13 Şubat 2008 20:49 | etiket:  

 

HASAN BÜLENT KAHRAMAN
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

 

Modernlik ve türban

AKP'nin MHP'yle ittifak ederek getirdiği anayasa değişikliği belki Anayasa Mahkemesi'nden geri dönecek. Olabilir. Ayrıca bir çok uzman bu değişikliklerin anayasa tekniğine aykırı olduğunu öne sürdü. Ben de onlara katılıyorum. Bir şey daha ekliyorum o eleştirilere. AKP, hem toplumda türban konusunda ortaya çıkmış uzlaşmayı kullanamadı, anayasa değişikliği girişimini bilinmez nedenlerle askıya aldı hem de, bu nedenle, türban serbestisini genel anlamda bir hak ve özgürlük açılımının bir parçası olarak biçimlendiremedi. Serbesti, özel bir hak olarak bir cemaat hakkı olarak tezahür etti. Üstelik de teknik açıdan sorunlu biçimde.
Şimdi soru şu: Anayasa Mahkemesi değişikliği iptal ederse ne olacak?

Biçim her şeydir
Yukarıda değindiğim 'teknik' sorun bu noktada devreye girecek. Lafzından anlaşıldığı kadarıyla değişiklik, eski tabirle ' ağyarını mani efradını cami' olmadığı için çok yeni sorunlar çıkaracak. Bir kere türbanbaşörtüsü çelişkisi ve kısıtlaması ortaya gelecek. İkincisi ve daha önemlisi türban meselesi bir daha kolay kolay anayasal bir değişiklik olarak gündemde yer alamayacak. Üçüncüsü ve daha da önemlisi AKP-MHP girişiminin laiklik karşıtı bir girişim olduğu belli çevreler tarafından artan bir şiddette söylenecek ve 'gizli niyet' veya 'ana amaç' tartışmaları yeniden açılacak: laikliğin belini kırmak!
Tüm bunlar az veya çok etkili olacak, olabilecek birer faktör. Buna rağmen söz konusu değişiklik girişiminin getirdiği daha da önemli bir sonuç var ki, asıl onun üstünde durmak istiyorum.

İki özgürlük anlayışı
AKP-MHP girişimi, doğru veya yanlış, bir özgürlük girişimi olarak ortaya çıktı. İyi hazırlanmamış bir girişim olduğu belli. Ama son kertede özgürlük adına kalkışılmış bir iş! Bu çok önemli. Çünkü, özgürlük, ne adına olursa olsun, ne için olursa olsun pozitif ve katılımcıdır. Kapsayıcıdır. Ucu açıktır ve umut vericidir. Hele türban meselesinde, tekrar ediyorum, eksik de olsa, Gordion düğümüne dönüşmüş bir meseleyi kesip atmak için girişilmiş bir eylemdir. AKP-MHP bu girişimleriyle yeni bir toplum projesini üretmeye soyundular. Bunun toplumca böyle algılandığından hiç kuşku yok!
Buna karşı çıkanların, hayır diyenlerin ise söylemleri, kendiliğinden ve öncelikle negatif. Daraltıcı, ne olursa olsun bir özgürlük tanımını ve önerisini reddeden, üstelik de yeni bir öneri üretmeyen bir yaklaşım. Soğuk ve dışlayıcı! Ayrıca da buna bağlı bir olumsuzlamayı içeriyor. Örneğin toplumsal alan tanımını daraltıyor. Toplum tarafından yeterince algılanmayan, ancak belli toplum kesimlerinin benimsediği bir laiklik tanımına yaslanıyor. Siyaseti yok sayıyor. ' Kategorik doğruları' değişmeyen bir ortam düşüncesiyle bir kez daha topluma empoze ediyor.

Bugünün moderni olmak
Bu kendiliğinden olan bir şey değil. Türkiye'de sürdürülen modernleşme politika ve pratiğinin gelip dayandığı nokta. Bu çıkmaza da yeni erişilmedi. Son yirmi yıldır devletçi-seçkinci modernleşme pratiği bu çıkmazı yaşıyor. İster Kemalist ister Cumhuriyetçi diyelim, o yaklaşım yeni bir toplum projesi tanımı üretemiyor. Korumacı, tüm korumacılıklar gibi içe kapanık, dışlayıcı bir anlayışla devam ediyor.
Eğer o çevreler modernleşmenin hale devam eden bir model olduğunu öne sürüyorsa bu üstünde düşünülecek bir tezdir. Ne var ki, söz konusu modern/leşme bugüne kadarki yöntemle ve parametrelerle olamaz. Dünyanın son yirmi yılda ürettiği yeni olguları ve talepleri algılamak, anlamak ve içermektir bugünkü modernlik yaklaşımı. Aynı şekilde toplumsal dönüşümün ve yeni toplumsal talepleri doğuran yeni sosyolojik oluşumların farkına varmaktır. Bu da modern/leşme kavramının özündeki anlama uygundur: değişen koşullarla içe olma.
Şimdi hayati soru şu: Acaba böyle bir ilke ve koşul ihmal edilerek 'muasır medeniyet seviyesi' yakalanabilir mi? Evet diyenleri dinlemek isterdim!


 
Şub
13
    

 

EMRE AKÖZ
EMRE AKÖZ
 

 

 

'Çeneyi' bırakın: Kimliğini ispatlayan kampusa girer!

Türkiye'de olaylara " teknik " değil " ideolojik " bakma eğilimi çok yüksektir. Bunun nedeni Osmanlı'ya kadar uzanır.
Osmanlının ekonomik düzeni ve iktidar yapısı, sermayenin birikmesini ve dolayısıyla güçlü bir sermaye sınıfının çıkmasını engellemiştir.
İmparatorlukta canlı sayılacak bir ticaret vardı elbette ama sanayi tipi üretim sınırlı kalmıştır.
Mevcut olanın çoğu I. Dünya Savaşı ile elimizden çıkınca, iyice güdük kaldık.
Bunun sonucu olarak toplumsal düzeyde " rasyonelleşme " doğru dürüst oturmamıştır.
"Rasyonelleşme" ya da yukarıda basitçe ifade ettiğim gibi "teknik" yaklaşım: Kar-zarar hesapları ... Muhasebe yöntemleri ... Rekabet ... Maliyeti azaltma ... Bankacılık sistemi ...
Serbest piyasa koşullarına uygun zihniyetin serpilmesi ve kendini kabul ettirmesi ancak 1980'lerden sonra başladı.
Hâlâ da oturmuş değil.

Halbuki olaylara ideolojik gözlüklerle değil, öncelikle " ne ise o " olarak bakmaya çalışsak... Sorun olarak gördüğümüz birçok şeyin aslında hiç de sorun olmadığını fark edeceğiz...
İşte size örnek...
Tartışıyoruz: Başını örtmek isteyen kızlar, bunu nasıl yapacak? "Çene altı" filan diye tanımlar yapmaya çalışıyoruz.
Niye? " Efendim, çünkü laikliğe aykırı olmaması gerekiyor ." Peki olaya "teknik" bakış nedir?
Anlatmaya çalışayım...
Üniversite öğrencisi istediğini giyer... Hani " bikiniyle gelirler " deniyordu ya... Gelsinler! Eğer cesaretleri varsa, arkadaşları tarafından alaya alınmaya, fotoğraflarının çekilmesine filan razıysalar... Bikiniyle gelsinler.
Tabii asıl sorun örtünme.
Onun da kıstası şudur:
Üniversitede okumaya hak kazanan örtülü kız kampusun kapısına gelir... Kimliğini gösterir... Güvenlik elemanı elindeki listeye, kimliğe ve kızın yüzüne bakar...
Eğer tüm bilgiler birbirini tutuyorsa; kız ne giyerse giysin kampusa girer...
Mesela sınav sırasında da durum aynı: Sınavı yapan hoca ve asistanları, salona giren kızın kimliğini belirlemek zorundadır.
Şu soruyu sormaya hep hakları vardır hem de sormak görevleridir: "Kardeşim, sen bu sınava giriyorsun ama iddia ettiğin kişi misin bakalım?"
Kimliğini ispatlayan... Yani yüzünü gözünü gösteren kız sınava girer, ispatlayamayan dışarıya çıkartılır.
"Çene altında bağlama" filan gibi tartışmalara hiç gerek yok.
Kimliğini ispatlayan üniversiteye girer, ispatlayamayan giremez.
Bu kadar basit.
Hani " YÖK'ün Ek 17'nci maddesini değiştirelim mi, yoksa olduğu gibi kalsın " diye konuşuyor... Ve değiştirdikleri takdirde Anayasa Mahkemesi'nin tüm olaya taş koyacağından korkuyorlar ya...
Ek 17'ye dokunmaya, "çene altı, mene üstü" gibi acayip ölçütler getirmeye gerek yok.
Yapılması gereken, " güvenlik " ilkelerini ve uygulamalarını " net ve kesin " hale getirmektir.
Üniversiteye devam etmenin kriteri " giysi " değil, " kimlik ispatıdır ".
Birçok kişi dalga geçti ama " teknik " açıdan bakıldığında Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Mustafa Akaydın'ın " Türban, kopya çekilmesini kolaylaştırır " iddiası dikkate alınması gereken bir iddiaydı.
Tekrar edeyim: "Haklıydı" ya da "haksızdı" demiyorum... "Tam o noktada, söylediği dikkate alınması gerekirdi" diyorum.
Aynı profesör, " Yahudi başlığı ' kipa ' ile girebilir ama türbanla giremez " derken boğazına kadar ideolojiye batmıştı.
Buna karşılık "kopya" başka türlü bir yaklaşımdır. Bunun incelenmesi gerekir: Hakikaten türban takan bir kızın (ki bunu " inanarak " değil, " numaradan " da yapabilir) kopya çekmesi daha mı kolay?


 
Şub
13
    
teâruf | 13 Şubat 2008 20:46 | etiket:  

 

ERGUN BABAHAN
ERGUN BABAHAN

 

Milliyetçi Cephe ve bölünme

Süleyman Demirel, 9'uncu Cumhurbaşkanı sıfatıyla konuşmuş ve "Türkiye'de bölünmemiş müessese, halk kesimi kalmamıştır" yorumu yapmış.
Haklı, çünkü onun başbakanlığı döneminde Türkiye cephelere ayrılmamıştı, Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmamıştı.
Gençler, evleri basılıp karşı görüşteki insanlar tarafından öldürülmüyordu, Türkiye tek vücut bir haldeydi.
Elbette değildi.
Bugünkü Türkiye ile karşılaştırıldığında durum vahimdi.
Milliyetçi Cephe hükümetleri kurulmuştu, her gün onlarca genç can veriyordu.
Cephe ve bölünme o zaman vardı asıl. Üstelik devletin de taraf olduğu bir bölünme vardı.
Hükümetin göz yumduğu ortamda, polisiyle, çetesiyle taraf olan bir tablo vardı ve sadece iktidarın sürmesi için kan dökülüyordu.
"Bana
milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz" diyen bir başbakan vardı.
Şimdi o günleri unutup, o günlerin özeleştirisini yapmadan ortaya çıkmak bence doğru bir davranış değildir.
Bugün Türkiye'nin gidişatından endişe duyan bir kesim olduğu doğru.
Ama yangına körükle giden, bu endişeyi körükleyen bir kesimin olduğu da bir başka doğru.
Türkiye'de genç kızlar üniversiteye başörtülü girince bütün rejim elden gidecek, Türkiye bölünüyor havası yaymak ise yanlış.
Önemli olan yaklaşımınızdaki samimiyet, geçmiş hesabınız.
Sabıka dosyanıza bakmanız gerekir konuşurken.
Kendi döneminizin hesabını vermişseniz, bölünmelerin hesabını sorma hakkınız vardır. Ama Türkiye tarihinin görüp göreceği en büyük cepheleşmeye imza atmışsanız ve bunun tarihi sorumluluğu ile hesaplaşmamışsanız, "içinizin yanması" için, çok ama çok geç kalmışsınız demektir.
Türkiye'de kimse geçmişiyle hesaplaşmıyor, geçmişin hesabını vermek istemiyor.
Cepheleri, dökülen kanları, yitip giden hayatları görmezden geliyor. Ecevit "kontr-gerilla" diye haykırırken başını kuma gömenler, şimdi başkalarından hesap sorar hale gelebiliyor.
O zaman olayların üstüne gidemeyenlerin ceremesini bugün Ergenekon'larla ödüyoruz oysa.
Geçmişi bilmeyenleri, unutanları kandırabiliriz.
Ama geçmişi hatırlayanlar hep çıkacaktır.
Bahçelievler katliamlarını, 16 Mart bombasını unutmayanlar hâlâ vardır.
Ve onların kulaklarında "Bana milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz" diyen bir başbakanın sözleri çınlamaktadır.
Onun için bize bölünme hikâyeleri anlatmayın.
Biz bölünmenin ne olduğunu biliyoruz. O cehennemi geçtik ve bizi o yollara götürenleri de çok yakından tanıyoruz.

 

 

301 sınavı

Her konuda cesur olduğunu iddia eden bir iktidar var.
Avrupa Birliği hedefinin devam ettiğini iddia eden bir iktidar var.
Yapılmamış
işleri yaptığını iddia eden bir iktidar var.
Ama 301'i çıkaran bir iktidar da var. Türkiye'nin başına açılan bunca derde, "301 konusunda sabrımız taşıyor" diyen Avrupa Birliği'ne rağmen, 301'i değiştirmemek konusunda ayak direyen bir iktidar daha var.
"Uygulamayı görelim" denildi, gördük, Hrant Dink öldürüldü.
Davalar açıldı, mahkûmiyetler verildi. Bu yasa artık Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin devam edip etmeyeceğiyle ilgili bir sembol haline gelmiştir.
Bu yasayı değiştirmediğiniz sürece, istediğiniz kadar konuşun, inandırıcı olmanız çok güçtür.

 

 



 
Şub
13
    

Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr



Demokrasi oyununu kuralına göre oynamanın önemi...

Kimine göre bugün Türkiye irtica yolunda yürüyor, laiklik ölümcül darbeler yiyor.
Bu görüşte olanlar, sonunda askeri darbe dahil her türlü hukuk ve demokrasi dışı çareden, özgürlüğe aykırı yasakçılıktan medet umuyorlar.
Siz de öyle misiniz?..
O zaman size sözüm yok.
Sizin gibi düşünmüyorum.
AKP'nin Türkiye'yi laiklik ve demokrasi rayından çıkaracak gizli gündem sahibi bir iktidar olduğu kanısında değilim.
Ve üniversitelerde başörtüsü-türban yasağının kaldırılmasıyla, bu ülkede 'şeriat düzeni kapısı'nın açılacağına da inanmıyorum.
Bu yasağın eğitim hakkıyla da, bireyin hak ve özgürlükleriyle de, laiklik ve demokrasiyle de bağdaşmadığını düşünüyorum.
Yirmi yıldır da yazıyorum bunu.
Fakat AKP'nin laiklik, muhafazakârlık ve demokrasi alanındaki bazı anlayışlarına yönelik itiraz ve eleştirilerim elbette var. Bunları zaman içinde bu köşede birçok kez belirttim, belirtmeye de devam ediyorum.
Ama bunu yaparken çatışmacı ve kutuplaştırıcı bir dil, bir söylem kullanmaktan özenle kaçınıyorum.
Karşımdakini düşman gibi görmenin, hele türban örneğinde olduğu gibi ona cüzzamlı muamelesi yapmanın, toplumsal huzur ve barış açısından sakıncalarını Türkiye'nin yakın siyasal tarihinden çıkardığım derslerle çok iyi biliyorum.
Eğer demokrasi tarihimizde bu ülkenin bir istikrarsızlıktan öbürüne savrulduğu dönemlerden gereken dersleri iyi niyetle çıkarabilirsek ufkumuz açılır diye düşünüyorum.
Önce iyi niyet şart.
İyi niyet halinde demokrasi oyunu basitleşir, bundan da her şeyin başı olan siyasal istikrar kazanır.
Şöyle bir düşünelim.
Kaç yıldır yapılan kamuoyu araştırmalarında üniversitede başörtüsü yasağına karşı çıkanların oranı bu ülkede yüzde 75 ile yüzde 80 arasında gidip geliyor.
Bunun gibi, yasağın kaldırılmasıyla laikliğin darbe yemeyeceğini düşünenlerin oranı da genellikle yüzde 70 civarında.
Anketlerin dili böyle.
Öte yandan, 2002 genel seçimlerinde başörtüsü yasağına da karşı çıkarak kampanya yürüten AKP yüzde 35'le birinci parti çıktı. Ama ilk iktidar döneminde AKP, programının en üst sıralarında yer almasına rağmen bu yasağa dokunmadı.
2007 seçimlerinde bu konu yine gündemindeydi AKP'nin. Üstelik oy oranını yüzde 47'ye yükseltti.
TBMM'de AKP'ye bu kez MHP, DTP ve bazı bağımsızlar da katıldı. Böylece 550 sandalyeli Meclis'te 411 milletvekili üniversitede yasağın kaldırılmasını öngören anayasal değişikliğe evet dedi geçen hafta.
AKP'nin bu konuyu ele alış tarzını, bazı hatalarını eleştirebilirsiniz.
Ben de eleştirdim.
Ancak 411 oyla, bireysel özgürlüklere aykırı böyle bir yasağın kaldırılmasını çoğunluk tahakkümü olarak nitelerseniz bu olmaz.
Demokrasi oyunu bu değildir.
Demokrasiler elbette azınlık haklarının korunmasıyla, azınlığın haklarına saygıyla gerçeklik kazanır.
Ama bireysel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir yasağın TBMM'de böylesine büyük bir çoğunlukla kaldırılması demokrasi oyununa aykırı değildir, tersine uygundur.
Şimdi top Çankaya'da; sonra da anlaşılan Anayasa Mahkemesi'ne gelecek. İnşallah yeni bir 367 vakası yaşanmaz.
Benim dileğim bu yönde.
Ama yaşanırsa da dünyanın sonu değil. Karar hukuk açısından eleştirilir fakat bu karara uyulur, üniversitelerde türban yasağı -maalesef- bir süre daha devam eder gider.
Şimdi frene basalım!
Başörtüsü yasağını 'türban savaşları'na çevirmenin kimseye faydası dokunmaz.
Biraz sükûnet!


 
Şub
13
    

 

İSKİ'DEN İSTANBULLULARA SU TASARRUFU ÇAĞRISI

İSKİ, mevcut içme suyu kaynaklarının bu yıl da kesinti olmadan kullanılabilmesinin, ancak İstanbulluların geçen yıl başlattığı tasarruf bilincini

sürdürmesiyle mümkün olacağını bildirdi.


   13.02.2008 - 20:25:00



 
Şub
13
    

Türkiye  
 Belçika'dan gelen heyet...
"GECİKMİŞ BİR ZİYARET"
ResimANKARA - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Özdemir Sabancı suikastının faili terörist Fehriye Erdal ve terör örgütü DHKP-C'lilerle ilgili karar veren Belçika temyiz mahkemesinden bir heyetin Türkiye'ye gelmesiyle ilgili olarak, ''Bu ziyaret gecikmiş bir ziyarettir. Bu kadar zaman geçtikten sonra halen şimdi araştırdıkları konuyu araştırıyorlarsa bunlara 'günaydın' demek lazım'' dedi.
Belçika'dan gelen heyetle ilgili soruları yanıtlayan Çiçek, ''Şimdiye kadar neredeydiler. Ama maalesef AB üyesi ülkelerin terör listesinde olan iki örgüte de Avrupa'da büyük ölçüde imkan sağlanıyor. Parasal kaynakları orada, bir kısım kararlar oradan veriliyor. Çünkü yöneticilerinin bir kısmı orada. Türkiye'nin kırmızı bültenle aradığı bir kısım isimler AB'nin binalarında rahatlıkla dolaşabiliyor, oralarda toplantılar yapılabiliyor. Ama buna karşılık bu örgütler bu ülkelerin listesindedir'' diye konuştu.
''Uluslararası alanda bizim yapabileceklerimiz var mı'' sorusu üzerine bir çalışma grubu oluşturdularını belirten Çiçek, "Önümüzdeki hafta sonuna kadar yapılanların dışında neler yapılabilir bunları açıkça ortaya koymamız lazım. Burada tabii sadece resmi makamların tepkileri tek başına yeterli olmuyor. Meslek kuruluşlarımızın da bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeleri ve mukabil meslektaşı kuruluşlara gerekli tepkiyi ortaya koymaları lazım'' dedi.

 BELÇİKA ADLİ HEYETİNİN TEMASLARI

ANKARA - Terörist Fehriye Erdal'ın, Sabancı Holding Otomotiv Grubu Başkanı Özdemir Sabancı cinayetiyle ilgili yargılamasının ön hazırlıklarını sürdüren Belçikalı 4 kişilik adli heyet, konuyla ilgili Türk yetkililerden bilgi alıyor.
Brugge Mahkemesi'nden Sorgu Hakimi Christine Pettiez ve Savcı Anne Fransen'in de aralarında bulunduğu heyetin, Türkiye'ye gelme amacı da netlik kazandı. Heyetin, terörist Erdal'ın yargılanmasıyla ilgili konularda Türkiye'den adli yardım talebinde bulunduğu ve Türkiye'nin Avrupa Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Sözleşmesi kapsamında bu talebi kabul ettiği öğrenildi.
Heyet, bu kapsamda, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Aykut Kılıç ile dün, Emniyet Genel Müdürlüğünün terör ve istihbarat birimlerinden uzmanlarla da bu sabah saatlerinde bir araya gelmişti.