Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 22:39 | etiket:  

 

Karışık Türküler

 

 

01-AYDOST (YAVUZ BİNGÖL)
02-DOST DOST (MUHLİS AKARSU)
03-DOSTLAR MERHABA (AŞIK NESİMİ ÇİMEN)
04-DOST HASRETİ (YAVUZ TOP)
05-GELMESİN EY DOST (MUHLİS AKARSU)
06-DOST YARASI (ARİF SAĞ)
07-DOSTUM DOSTUM (ARZU ŞAHİN)
08-DÜŞENİN DOSTU YOKMUŞ (MUHLİS AKARSU)
09-YİNE DOSTTAN HABER GELDİ (ARİF SAĞ)
10-KINAMAYIN DOSTLAR (Z.GÜNDOĞDU&G.DUMAN )
11-DOSTUM HALLERİMİ SORMA (MUHLİS AKARSU)

12-BİR GÖNLÜME DOST BULAMADIM (MUHLİS AKARSU)
13-DOST BİLDİĞİM ELE DÖNDÜ (DUYGU RÜZGAR)
14-DOST DOST DİYE (SELDA BAĞCAN)
15-DOST YÜZÜN GÖRDÜKÇE (MUSA EROĞLU)
16-DOST KIYMETİNİ BİLMEZ İMİŞ (MUHLİS AKARSU)
17-DOSTUM DOSTUM (SELDA BAĞCAN)
18-GELMESİN EY DOST (MUHLİS AKARSU)
19-DOSTLARA SELAM (MUSA EROĞLU)
20-DOSTUN BAHÇESİNE (SADIK GÜRBÜZ)
21-SEHERDE UĞRADIM DOSTUN (Z.GÜNDOĞDU&G.DUMAN )
22-YA GEL DOST (MUHLİS AKARSU)

23-BUGÜN DOST YARALANMIŞ (MUSA EROĞLU)
24-DOST CEMALİN BENZER (İLKAY AKKAYA)
25-DOST ELİNDEN GELEN TURNAM (EDİP AKBAYRAM)
26-DOSTLARIM (ARİF SAĞ)
27-DOSTA BİZDEN SELAM OLSUN (EDİP AKBAYRAM)
28-DOSTUM DOSTUM (ZARA)
29-VEFASIZ DOST (MUHLİS AKARSU)
30-GELMESİN EY DOST (SEVİM COŞKUN)
31-DOSTUN CEMALİ (ARİF SAĞ)
32-DOST MERHABA (SELDA BAĞCAN)
33-YA DOST (MUHLİS AKARSU)

34-DOST NAZARI (MUSA EROĞLU)
35-BU YARAYI DOSTTAN ALDIM (MUHLİS AKARSU)
36-BİZİM DOSTLAR (RUHİ SU)
37-DOST GELSENE (SONGÜL KARLI)
38-DOSTTAN GELEN SİTEM (MUSA EROĞLU)
39-GELMİYOR HABERİN NERDESİN DOSTUM (M.AKARSU )
40-DOST UYAN (SELDA BAĞCAN)
41-GEÇTİ DOST KERVANI (SADIK GÜRBÜZ)
42-DOSTUM HALİMİ SORMA (MUHLİS AKARSU)
43-DOSTUN DERGAHI (ARİF SAĞ)
44-YA DOST (MUSA EROĞLU)

Şifre link: http://uploaded.to/?id=slchu5

Karışık Türküler


 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 22:38 | etiket:  



Barış manço - Can bedenden çıkmayınca
Barış manço - Gül pembe
Barış manço - sevda
Barış manço - Domates biber patlıcan
Barış manço - unutamadım
Barış manço - kol düğmeleri
Barış manço - dönence
Barış manço - sarı çizmeli mehmet ağa
Barış manço - hal hal
Barış manço - aynalı kemer
Barış manço - Dağlar Dağlar
Barış manço - alla beni pulla beni

BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ

Barış manço - Best Of 2007

 

 



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 22:36 | etiket:  
 
 
01 - Niğde Bağları
02 - Kesik Çayır
03 - Gelin Ne Olur
04 - Çiçek Dağı
05 - Al Yanak Allanıyor
06 - Halime Kız
07 - Bülbül
08 - Bozkır
09 - Kaşların Karasına
10 - O Kız


Upshare linki
http://www.upshare.eu/?d=B48D7C2211


Rapid Linki
http://rapidshare.com/files/86732319/NErts.rar.html
 
 
Neşet Ertaş - 2008 - Full Albüm
 


 
Şub
12
    
Ergun Babahan
ebabahan@sabah.com.tr



Türbanda AB'ci Ayasofya'da ulusalcı olmak

Türkiye'de kafalar karışık. İlkeler değil, çıkarlar üzerinden duruşlar sergilenince, ortaya kafa karışıklığı çıkması kaçınılmaz oluyor.
Cumhuriyet gazetesinin dünkü birinci sayfası bunun bir örneği.
Üniversitede başörtüsü serbestisine ilişkin düzenlemeye yönelik eleştirel tutum, Batı Basını'na dayandırılmıştı.
BBC'den Washington Post'a kadar farklı yayın organlarının değerlendirmeleri "Ayrışma yaratacak" başlığıyla verilmişti.
Burada, başörtüsü serbestisine karşı Batı ile bir ittifak havası vardı.
Batılı gibi olmak, kıyafet düzeyinde ele alındığında sorun yoktu.
Aynı sayfanın alt kısmına yerleştirilmiş küçük bir haber ise Batılı ile ittifakın sınırını çiziyordu: Hukuk.
Türkiye'nin 1974'te el koyduğu azınlık mallarının iadesine yönelik düzenlemeler, eski Tapu Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Özkaya'ya dayandırılarak eleştiriliyordu: "Ayasofya'yı da isterler."
Konu kıyafet alanından çıkınca gerektiğinde İslamcı damarı ağır basan bir başlık atmaktan geri kalınmıyordu.
Bu sadece Ayasofya veya azınlık malları ile ilgili bir sorun değil elbette, genel olarak Türkiye'nin hukuk sistemini daha küresel bir kapsama sokmaya yönelik her girişime karşı böyle.
Türk Ceza Yasası'nın 301'inci maddesinin yeniden düzenlenmesinden, Anayasa değişikliğine kadar geniş bir yelpazeye direniş var.
Batılılığı sadece kıyafet düzeyinde ele almanın ulusalcı kanadı getirdiği nokta burası, ne yazık ki.
Üstelik, konu ulusalcıların Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına bakış açısını ortaya koyması açısından ibret verici.
Türkiye, 1974'te hukuku zorlayan bir yorumla gayrimüslim yurttaşlarının mallarına el koydu.
Bu insanlar Müslüman olmayabilir ama Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı.
Sevinçte ve tasada ortak olduğumuz insanlar.
Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi uygulamalarla mağdur ettiğimiz, incittiğimiz insanlar.
Şimdi onlara yakın geçmişte yapılan haksızlığı gidermek amacıyla bir yasal düzenlemeye gidilmek isteniyor.
Ama elbisede Batıcı olanlar buna karşı çıkıyor.
Çünkü hukukun belirli bir zihniyetin ürünü olmasına, yasaklamasına, el koymasına, özel alanlar yaratmasına alışılmış bu topraklarda.
Baskın Oran'ın deyimiyle, kendi yurttaşlarına "gayrivatandaş" gibi yaklaşan bir anlayışın dışavurumu bu.
Bunu yaparken de, aslında dinci bir yaklaşım sergiliyor ama bu yaklaşımı anti-emperyalizm gibi süslü bir zarfın içinde sunuyor.
İşine geldiğinde laik, işine geldiğinde Müslüman olmak böyle bir ikileme itiyor insanı işte.


 
Şub
12
    

Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr



Kaos değil istikrarın dili, çatışma değil barışın dili!

Bir haftalık tatil ne güzel yazısız geçti. Ama değişen bir şey yok!Türkiye'nin gündemi yine aynı yerde. Sanki çözümsüzmüş gibi duran büyük çelişkilerimiz içinde kıvranmaya devam ediyoruz.
Hiç bitmiyor kaos arayışı!
İlle de kaşıyacağız.
İlle de siyah beyaz olacak.
İlle de kışkırtacağız.
Cepheleşme, kamplaşma körüklenecek, ille de yüksek tansiyonda yaşanacak, ille de yıldırımlar yağdıracağız bizim gibi düşünmeyenin başına...
Siyaset tarzımız böyle.
Barışçıl, soğukkanlı, uzlaşmaya açık bir dil arayışı ve uğraşı yazmıyor bizim siyaset defterimizde.
Uzun yıllardır böyleyiz.
Diyalog, uzlaşma, tahammül, tolerans kültüründen yoksun bir siyaset geleneğimiz var.
Türkiye'nin Kürt olsun, Alevi olsun, Ermeni olsun, laiklik olsun hangi meselesini, hangi çelişkisini ele alsak, bu siyaset tarzımız değişmiyor.
Biliyorum, bu çelişkiler çok güç.
Ama biz daha da güçleştiriyoruz.
Böyle sürekli cepheleşerek bir yere gidemeyiz.
Böyle bir girişten sonra bir kez daha yinelemekte yarar görüyorum.
Neredeyse yirmi yıldır üniversitede başörtüsü-türban yasağına karşı yazılar yazıyorum.
Ben de, "rüşdünü ispat etmiş bir kız öğrencinin, kıyafeti nedeniyle üniversiteye alınmamasının, ne eğitim hakkı ilkesiyle, ne bireysel hak ve özgürlüklerle, ne laiklik ilkesiyle, ne demokratik sistemle bağdaşır" diye düşünüyorum.
Ve bu yüzden de, üniversitede başörtüsü-türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğini olumlu buluyorum.
Ama iş bununla bitmiyor.
'Ama'lar var çünkü.
Evet, AKP bu konuyu baştan itibaren iyi yönetemedi.
Evet, AKP bu yasağın kaldırılmasının yol açtığı kaygıları yerli yerine oturtamadı, bu konuda gerekli duyarlığı gösteremedi.
Evet, AKP bu yasağın kaldırılmasıyla üniversitelerde doğabilecek kutuplaşmalar konusuna yeterince kafa yormadı.
Evet, AKP yalnız bu yasağın kaldırılmasına odaklanırken, 301'e, ifade ve akademik özgürlüklere, AB reformlarına yan çizdi.
Evet, AKP bu yasağın kaldırılmasına yüklenirken Kürt sorunu konusunda ipe un serdi.
Hep önceliği başörtüsü-türban yasağına verdi, yüreğini buna koydu AKP ve Başbakan Erdoğan...
Bunların hepsi gerçek.
Ve bu tutumundan dolayı ben de Başbakan Erdoğan'la AKP'yi birçok kez eleştirdim. Bu konulardaki duyarlık ve eleştirileri haklı ve yerinde buldum.
Ancak itiraf edeyim:
Bu haklılıktan yola çıkarak, başörtüsü-türban yasağının kaldırılmasına karşı çıkmanın mantığına da çok fazla akıl erdiremedim.
Başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti, bütün bu alt alta sıraladığım yanlışları yapmasaydı da, süreci daha uzun bir zamana yaymış olsaydı da, hiç merak etmeyin, başörtüsü-türban konusunda, "Kalkın ey ehli vatan, laiklik elden gidiyor!" avazeleriyle yine yer yerinden oynatılmak istenecekti.
Askere çağrılar yapılacaktı.
Geçen yıl da yaşadık bunları.
Unutuldu mu Çankaya Savaşları, 367'ler, gece yarısı muhtıraları?..
Onun için üniversitedeki yasağın kaldırılması Türkiye'nin gündemine şöyle ya da böyle, er ya da geç gelseydi bile bazı şeyler değişmeyecekti.
Kıyamet yine kopacak, koparılacaktı.
Bunu da unutmayalım.
İnşallah bundan sonra kaos değil istikrar arayışıyla, çatışmanın değil barışın diliyle yola devam ederiz.
Farklılıklarımıza, keskin çelişkilerimize yasakçı anlayışlardan medet umarak değil, hukuk ve demokrasi içinde çözüm bulmaya çalışırız.


 
Şub
12
    

Demokratların bölünmemesi dünya için hayati önemde

Demokratların bölünmemesi dünya için hayati önemde
ABD'deki hararetli Obama-Clinton yarışı, Demokrat Parti'yi bölüp Cumhuriyetçilerin nihai seçimi kazanmasına yol açabilir. Bu seçimi militarist bir adayın değil de bir Demokrat'ın kazanmasıysa, dünya için hayati önemde

12/02/2008 (394 kişi okudu)

Atlantik'in bu yakasından bakıldığında, ABD'de bu yıl yapılacak son derece ilgi çekici başkanlık seçimine dair çok önemli bir husus söz konusu: Amerikalılar, dünyanın kalanının acil küresel sorunlarla ilgili güvenebileceği ve diğer uluslara Beyaz Saray'ın şu anki felaket sâkininden daha saygılı, akıllıca ve işbirliği ruhuyla yaklaşan bir lider seçmeli. Washington'daki bir değişikliğin Avrupa'da da bir değişiklik gerektireceğini akılda tutmakla birlikte, bu açıdan haberler iyi: Yarışta hâlâ iddiasını sürdüren üç aday da (Hillary Clinton, John McCain ve Barack Obama) bu özelliklere belli bir düzeye kadar sahip. Fakat bu noktada kötü haberler de var: Demokratlar aday belirleme yarışını yetenek ve ustalıkla sürdürmezse, nihai yarışı üç adayın militarist açıdan en ateşli ismi, yani Cumhuriyetçilerin muhtemel adayı McCain'e kaybetme riskine girebilirler. Avrupa böyle bir sonuçla yaşayabilir ve mutlaka yaşayacaktır da -fakat bu en iyi sonuç olmayacaktır.
Transatlantik bir perspektiften, Demokrat aday adaylarından hangisinin nihai adaylığı elde edeceğinden ziyade, bu sürecin Demokrat partiyi zaafa uğratıp Cumhuriyetçilere karşı mücadeleyi köstekleyecek bir bölünmeye yol açmadan yürütülmesi önemli. Clinton'la Obama'nın hâlâ kıran kırana bir mücade yürüttüğü (ve belki de altı ay boyunca bunun böyle sürme ihtimali) göz önüne alınırsa, bu yarışın mümkün olan en az hasarla sonuçlandırılması sadece onlar değil, bizim için de giderek önem kazanıyor. Bu gerçekleşmedikçe Demokratlar arasındaki birlik tehlike altına girebilir. Böyle bir durum da Cumhuriyetçiler haricinde kimsenin çıkarına değil.
Peki bu nasıl başarılabilir? En acısız yol, iki adaydan birinin kalan ön seçimlerde arayı kazanmaya yetecek kadar açması, böylece diğerinin yarıştan çekilerek kazanana partiyi birleştirme şansı vermesi. Şu sıra Obama'nın kazanma ihtimali daha fazla gibi görünüyor. Obama mart başında Ohio ve Texas'ı da kazanırsa, Clinton üzerindeki çekilme baskısı (bir yanıyla da mali baskı) yoğunlaşır. Hafta sonu Virginia'da yaptığı açıklamalarda, en azından bu ihtimali kabul ettiğine dair ipuçları vardı.

1968 tekrar edilmesin
Fakat bu sonucun kaçınılmaz olduğuna dair yarışın şu ana kadarki tarihinde veya sonraki kilit eyaletlerdeki muhtemel oy dağılımlarında bir işaret yok. Clinton hâlâ, Obama'yla haziran başındaki son ön seçimlerde çekişmeyi sürdürebilecek güçte bir aday. Bugüne kadar Clinton'a oy veren Demokrat sayısı, az da olsa Obama'dan fazla. Clinton haziranda hâlâ
yarışta kalmanın yanı sıra, az farkla önde olmaya da devam edebilir. Böyle bir durumda, bütün Demokrat adaylık yarışının kaderi ağustos sonundaki Denver seçimine kalabilir. Birkaç yüz 'süper delegenin' oynacağı rol ve Florida'yla Michigan oylarının eklenip eklenmeyeceğine dair tartışmalar bu durumda kritik hale gelecektir.
Tüm bunların göründüğünden daha az olumsuz olması da muhtemel. McCain de son yıllarda daha muhafazakâr adayları seçen bir Cumhuriyetçi parti karşısında zorluk yaşabilir. Demokratların 2008 seçimini kazanacaklarına dair beklentisinin ağırlığı da, Clinton-Obama yarışının hararetine rağmen partiyi bir arada tutmaya yardım edebilir, zira birçok konuda iki aday arasındaki siyasi ayrımlar çok büyük değil. Ancak (1968'deki gibi) içteki mücadele uzadıkça, Demokratların kasımda daha kötü sonuç alması riski ortadan kalkmıyor. Aradan 40 yıl geçti ve 2008'in Demokratlar, Amerika ve dünya açısından 1968'den daha az hasarla sonuçlanması hayati önem taşıyor. (Başyazı, 11 Şubat 2008)



 
Şub
12
    

Murat Belge Başkasını yasaklayarak özgürlük

 

Murat Belge

12/02/2008 (4746 kişi okudu)

Yavaş yavaş, seçim öncesi gerilim tırmanmasını aratmayacak bir ortama doğru ilerliyoruz. İnsanlar, gene, kendi taraflarında çalan savaş borularından başka bir sese kulak veremeyecek hale geliyor. Geçtiğimiz hafta sonu bazılarımız Ankara'da Kürt sorununun barışçı çözümü üstüne toplanırken, Meclis başörtüsü oylaması için toplanmıştı ve Sıhhiye'de başörtüsünü protesto eden kadın ağırlıklı toplantı ve gösteri vardı.
Özellikle kadınların AKP iktidarından kuşku duymasına bir anlam verebiliyorum. Ama bu kuşkunun da dur durak tanımadan başını alıp olmadık yerlere gittiğini görüyorum. "Siz eğer bugün yaptıklarınızla yarın hepimizi belirli bir kılığa sokacak düzenlemelerin yolunu açtığınızı düşünüyorsanız, meydan boş değil. Sizi uyarmak üzere buradayız; bundan sonra, böyle girişimlere karşı, daha da kalabalıklaşarak burada olacağız!" Bunu söylemek üzere toplanmak ve gösteri yapmak bence çok doğru ve mutlaka olması gereken bir şey. Ama bunu 'Üniversitede başörtüsü yasağı devam etsin' talebine çevirdiğinizde, ortada bir haklılık, bir 'hakkâniyet' kalmıyor. Kendi kılığımı seçme özgürlüğü talebimi, nasıl olur da, başkasına bir kılık yasaklaması talebiyle birleştiririm? Bu nasıl bir 'özgürlük' anlayışı?
Buradan o girift ama artık tanıdık koridorlara giriyoruz: Buna karşı çıkmak gerekiyor; çünkü bu çok daha kapsamlı bir planın ilk adımı vb. Yani arkadan 'kamuda' başı bağlı çalışmak gelecek, öğretimin bütün kademelerinde baş bağlamak gelecek, falan filan.
Bunlar, şu malum 'takiye' kategorisine giren şeyler. İdeolojik alanda güçlü bir araç, 'takiye'... Hiçbir gerçekliği olmadığı da söylenemez. Metafizik her konu gibi ne varlığı ispatlanabilir ne de yokluğu.
Onun için hukuk düzeyinde tamamen geçersiz, abes bir kavramdır. 'Onu öldürdüm, çünkü bir süre sonra beni öldürmek istediğini biliyordum' diye bir hukuki savunma düşünebilir misiniz?
Hukukta abes olmakla birlikte siyasette ve tabii siyasetin (Clausewitz'in teşhisiyle) bir ileri aşaması olan askerlikte, hatta bir 'erdem' sayılır, çünkü 'düşmandan erken davranma' imkânını verir. Türkiye'nin bugünkü durumunda bütün bu düzeyler iç içe geçtiği için, bu kargaşa da normal. 'Yoksa o beni vuracaktı' diye konuşan taraflar oluştuğuna göre, bu mantığın içine başka bir mantık üflemek bayağı güç.
Koşullar güç; bir şeyleri sonuna kadar dayatmaya kararlı çevreler var, bunları biliyoruz ve ne zamandır yazıyoruz. Veli Küçük'le Kemal Kerinçsiz'in içeride olması yetmiyor bir barış ortamının oluşmasına. Bütün güçlüklere rağmen, hükümetin sorunların üstüne gitmekte uyguladığı tarz ve üslup da 'hayranlık verici'! Yakın zamana kadar 'önceliklerimiz arasında değil' denilen başörtüsünün birdenbire ve tek başına gündeme taşınması, aklını 'takiye'yle bozmamış olanların da zihninde şüpheler uyandıracak bir davranış. 'Ne diyordun, ne yapıyorsun? Hangi dediğine inanalım?' Şimdi YÖK vb., yükseköğretim alanında gerçekten demokratik bir ferahlama başlatacak bir şeyler yapma imkânları doğarken, bu 'acul' zamanlamayla, Anayasa ile 'çenealtı'nı bir araya getiren birtakım 'çözüm kerteleri' bulunması karşısında, evet, 'hayranlık verici', 'çok ustaca' gibi sıfatlardan başkası aklıma gelmiyor.



 
Şub
12
    

 

  kökü dışarda VEHİM. !!!

 

 

Türban serbestisi örtünme zorunluluğuna dönüşmesin

Türban serbestisi örtünme zorunluluğuna dönüşmesin
AKP'nin üniversitede türban yasağını kaldırma girişimi demokratik bir adım ancak laik endişeler de göz ardı edilemez. Türban özgürlüğü örtünme baskısına yol açmamalı

12/02/2008 (1085 kişi okudu)

Türkiye Başbakanı Erdoğan birkaç yıl önce New York'u ziyaret ettiğinde, kızlarının ABD'de eğitim görmeyi seçmesinin kısmen Türk üniversitelerindeki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söylemişti. Cumartesi günü, Türkiye meclisi söz konusu yasağın kaldırılması lehinde
oy verdi.
Türk kamu hayatının belki de en tartışmalı meselesi bu ve binlerce laik de protesto için sokaklara döküldü. Tartışmanın kökleri, Mustafa Kemal Atatürk'ün fes, çarşaf ve başörtüsünü pek çok kamu kuruluşunda yasakladığı modern Türkiye'nin kuruluşuna kadar gidiyor. Ordu 1980'deki darbeden sonra
devlet üniversitelerinde türban takılmasına yasak getirdiğinde, bu adımın İslamcıları bastırmak için zaruri olduğunu söylemişti.
Bizim fikrimize göreyse, yasağın kaldırılması Türkiye'nin demokratik olgunluğunun bir göstergesi. Erdoğan'ın İslami köklere sahip partisi AKP, haklı olarak yasağın inanç özgürlüğünü ihlal ettiğini savundu. Anayasayı değiştirip üniversite kampüslerinde başörtüsüne izin vermeye yönelik oylama 411'e karşı 103 oyla geçti ve laik parti MHP'nin de desteğini aldı. Çarşaf yasağıysa sürüyor.
Bununla birlikte, Erdoğan laik demokratların endişelerini dikkate almazsa akılsızlık eder. Başörtüsü, her zaman kadınların dindarlığının bir ifadesinden ibaret değil. Aynı zamanda, siyasal İslam'a boyun eğişin sembolü de olabilir. Burada asıl başa çıkılması gereken mesele, başörtüsü takma özgürlüğünün, örtünmeye yönelik toplumsal bir zorunluluğa dönüşmemesini güvence altına almak. Bazı profesörler, yasağın laik öğrencileri başlarını örtmeleri yönünde arkadaşlarından gelebilecek baskıdan koruduğunu söylüyor. Fakat eğilim diğer yönde gelişiyor. Avrupa İstikrar Girişimi adlı araştırma kuruluşuna göre, sokağa başörtüsüz çıkan Türk kadını sayısı 1999'da yüzde 27'yken, oran 2006'da yüzde 37'ye çıktı.
2002'den beri iktidarda olan AKP, İslamcı köklere sahip bir hükümetin, demokrasi ve serbest piyasayla bir arada var olabileceğini çoktan
göstermiş durumda. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldırmanın,
modern bir Müslüman devlete doğru yeni bir adım teşkil etmesini umuyoruz. (Başyazı, 11 Şubat 2008)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 21:35 | etiket:  

'Medeniyetler İttifakı' tuzakla dolu

'Medeniyetler İttifakı' tuzakla dolu

Türkiye ve İspanya

liderliğindeki Medeniyetler

İttifakı projesi, İslam-Batı

ihtilafının çözümünün

Müslümanlara daha fazla

empatiden geçtiğini varsayan

Batı kompleksiyle hareket

ederse kuşkucular haklı çıkar.

Hoşgörü ve inanç

özgürlüğünün karşılıklılı olması

gerektiği vurgulanmalı

 

 

12/02/2008 (762 kişi okudu)

 

 

Şlomo Ben-Ami 

Dünyanın 'medeniyetler çatışmasına' mahkûm olduğu tezinin antitezi mahiyetinde tasarlanan Medeniyetler İttifakı'nın ilk uluslararası forumu geçenlerde Madrid'de toplandı ve (Amerikalı muhafazakâr yazar) Robert Kagan'ın Amerikalıların Mars'tan, Avrupalıların Venüs'ten geldiği fikrinin öyle yabana atılır gibi olmadığını ortaya koydu. ABD 11 Eylül 2001'den bu yana Müslüman dünyadaki şer güçlere karşı bir haçlı seferi yürütüyor. 11 Mart 2004'te İspanya'da düzenlenen terör saldırılarıysa tam tersine, İslam'la anlayış ve uzlaşma köprüleri inşa ederek aşırılık yanlılığını silahsızlandırmaya çalışan bir 'anti haçlı seferi'ni tetikledi.
İspanya ve Türkiye'nin ortak sponsorluğundaki Medeniyetler İttifakı girişimi, siyasi hesaplardan muaf değil. İspanyollar için 2004'te aniden Irak'tan çekilmelerini meşrulaştırmalarına yardım ediyor; Türkler içinse (İslam'la Batı arasındaki hayati köprü sıfatıyla) AB'ye kabul
edilme mücadelesinin bir başka aracı.

ABD veya AB etkilenmedi
Gevşek ve biraz kafası karışık bir proje olan Medeniyetler İttifakı, İslam'la Batı arasındaki çatışmanın yarattığı yaraları eğitim, yaşayabilir entegrasyon politikaları ve medyayla daha iyi bilgilendirmeye dayalı diyalog yoluyla sağaltmayı hedefliyor. Fakat büyük küresel aktörler projeye derin kuşkuyla bakıyor; ABD, Rusya ve AB projeden etkilenmişe hiç benzemiyor.
Ne kadar muğlak olursa olsun şurası kesin: Medeniyetler ittifakı fikri, İslami aşırılıkçılığa savaştan daha fazla zarar veremez. Neticede Müslüman dünyanın Batı'yla sorunlarının ve çatışmalarının hiçbiri askeri bir çözüme müsait değil. Dahası hedef Batı'nın kibir politikalarını bir kenara bırakıp Müslüman dünyayla ekonomi, kültür ve bilim gibi alanlarda samimi işbirliği alanı oluşturmasıysa, İttifak tümüyle manasız bir öneri de değil.
Elbette söz konusu fikir, önerilen ittifakın iki parçasının kendi iç meseleleriyle frenleniyor. Batı'da birçokları İslam'ın insan hakları ve Batı'nın özgürlük kavramıyla uyumlu olup olmadığını soruyor.
Yıllardır ülkelerinin modernleşmesi için mücadele eden birçok Müslüman, bugüne dek yükselen radikal İslam dalgasına dişe dokunur bir karşılık bulmayı başarmış değil.
İslam'ın insan haklarıyla uyuşmadığı iddiası, değişemeyecek kadar bağnaz bir medeniyet olduğu düşüncesine dayanıyor. Bu tarihsel bir safsata. Ne de İslam'ın doğası gereği yeniliklere karşı olduğu iddiasının aslı astarı var; zira, Müslüman medeniyeti tarih boyunca bilime ve sanata muazzam katkılarda bulundu. Bugün Batı üniversiteleri neredeyse her alanda, beyin göçünün bir sonucu olarak, önde gelen Arap akademisyenlerle dolu -ki bizzat bu göç İslam dünyasının asırlardır süren gerilemesini yansıtır nitelikte. 2005'te Arap dünyasına mensup 17 ülke bir arada toplam 13 bin 444 bilimsel yayın yaptı, aynı yıl sadece Harvard Üniversitesi'nin yayın miktarı 15 bin 455'ti.
Bununla birlikte aklın düşmanlarını Batı'da da bulmak mümkün. Sadece Müslüman dünyada değil, Batı medeniyetinin, Hıristiyan Avrupa'nın ve Evanjelist Amerika'nın merkezinde birçok insanın laik politikalardan düş kırıklığına uğrayıp yüzünü dine döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Mesihçi fanatiklerin ve dinci milliyetçilerin bizzat demokratik kuruluşların meşruiyetini sorgulayan bir siyasi teolojiyi benimsediği Yahudi İsrail devleti de bu fenomenden muaf değil.
İslam'ın mevcut krizi doğasından kaynaklanmıyor olabilir, fakat durumu vahim bir çıkmazda.
Soru şu: Müslümanlar Ayetullah Humeyni'nin 'İslam siyasettir ya da hiçbir şey değildir' vecizesinin yanlış olduğunu, İslam'ın bir yönetim biçimi değil bir din olduğunu ve Hıristiyan dünyadaki gibi, Sezar'ın ve Tanrı'nın yerinin ayrı olduğunu kabul etmeye hazır mı? Müslüman dünyada reformu kucaklamak isteyenleri harekete geçiren şey, teokrasinin insanlığın ilerleyişine hiçbir zaman hizmet etmediği kanaati olmalı.
Elbette Medeniyetler İttifakı, ahlaki göreceliliği savunarak farklılıkları ortadan kaldırmaya kalkışmamalı. Eğer bu proje çözümün basitçe Müslümanların acısına yönelik daha fazla empatiden geçtiğini varsayan bir Batılı suçluluk kompleksiyle hareket ederse, kuşkucular haklı çıkacak demektir. Medeniyetler İttifakı'nın başarı şansı olması için, vurgu karşılıklılık ilkesi üzerine yapılmalı. Hoşgörü ve inanç özgürlüğü karşılıklı olmalı. İslam'ın anlaşmadaki rolü, insan hakları ve sivil özgürlüklerin garanti altına alınmasını, kadınların statüsünün iyileştirilmesini ve İslam dünyasındaki demografik patlamadan kaynaklanan gerçekçi politikaları içermeli.

Tek suçlu Filistin sorunu değil
Bazıları her zamanki gibi, İslam'la Batı arasındaki sorunların kökeninde Arap-İsrail ihtilafının yattığını ve Filistinlilerin acısını dindirmenin ilişkileri yumuşatmaya büyük katkı yapacağını öne sürecektir. Fakat Araplar ve Müslümanlar, geri kalmalarının suçunu İsrail-Filistin çatışmasına yükleyerek kendilerini kandırmaktan vazgeçmeli.
Irak'taki Amerikan işgalinin sona erdirilmesi ve Arap-İsrail barışının yapılması faydalı olur fakat her derdi de çözemezler. Sefaleti, cehaleti ve yolsuzluğu ortadan kaldırma mücadelesi, yanı sıra İslam'ın bilimi kucaklaması, Ortadoğu barış sürecinin sonuçlarına bağlı değil.

 


(Lübnan'da İngilizce yayımlanan gazete, eski İsrail dışişleri bakanı, Toledo Uluslararası Barış Merkezi'nde çalışıyor, 9 Şubat 2008)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 21:31 | etiket:  

 

Düzenlemeye son şekli Erdoğan verecek

 

Türkiye genelinde 40 yeni ilçe kuruluyor

12 Şubat, 2008 21:15:00 (TSİ)

 

CNN TÜRK

Hükümet, yerel seçimler öncesinde Türkiye genelinde 40 yeni ilçe kuracak. Bunların 9'u İstanbul'da. İzmir, Antalya ve Diyarbakır'da ise 4 yeni ilçe oluşturulması planlanıyor.

Türkiye'nin yeni nüfusu ve dağılımı yerel yönetimleri doğrudan etkileyecek. Yerel seçimler öncesinde kapatılacak ve yeni kurulacak belediyelerle ilgili çalışmada sona gelindi.
 
Nüfusu 2 binin altına düşen 900 belediye kapatılacak.
 
AKP'nin çalışmasına göre, Türkiye genelinde 40 yeni ilçe kurulacak. Yeni ilçelerin tümü büyükşehir sınırlarında olacak.
 
40 yeni ilçeden 9'u İstanbul'da. Hadımköy, Erengazi, Sultangazi, Başakşehir, Çekmeköy, Esenşehir, Samandıra, Arnavutköy ve Beylikdüzü İstanbul'un yeni ilçeleri olacak.
 
Erengazi ilçesi için Üsküdar, Kadıköy ve Ümraniye bölünecek.
 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yerel seçimlerde hedef gösterdiği Ankara'nın Çankaya ilçesinin bölünmesinden ise vazgeçildi. Ankara'da sadece Pursakların ilçe yapılmasına karar verildi. Temelli ve Yenikent'in durumları ise henüz net değil.
 
Antalya ve İzmir'de de dörder yeni ilçe kurulması gündemde. İzmir'de Karşıyaka ve Konak ilçeleri bölünecek, Bayraklı ve Karabağlar adında iki ayrı ilçe kurulacak. 
 
Gümüldür çevresindeki beldeler de birleştirilerek yeni bir ilçe yapılacak. Antalya'nın yeni ilçeleri ise Konyaaltı, Döşemealtı, Muratpaşa ve Kepez olacak.
 
AKP'nin yerel seçimlerde hedefinde Diyarbakır da var. Diyarbakır'da da 4 yeni ilçe kurulması planlanıyor. Sur, Bağlar, Yenişehir ve Kayapınar Diyarbakır'ın yeni ilçeleri olacak.

Düzenlemeye son şekli Başbakan Erdoğan başkanlığındaki toplantıda verilecek. Hükümet mart ayının ilk haftasına kadar düzenlemeyi Meclis'ten geçirmek istiyor.