Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
12
    

 

1929- Stalin tarafından sürgün edilen eski savaş komiseri
Troçki, ''İlyiç'' adlı bir şileple İstanbul'a geldi.

 

   


 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 21:27 | etiket:  

"TARİHİ KIRILMA YAŞANIYOR"

ResimANKARA - CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen Anayasa değişikliğiyle ilgili olarak, ''Türkiye Cumhuriyeti'nin çok önemli bir tarihi kırılma yaşadığına hep beraber tanık oluyoruz'' dedi.
Baykal, ''Söz konusu olay, hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir kaç bin genç kızımızın üniversitede türbanlı olarak okuma hakkını elde etme mücadelesinin ötesindedir'' diye konuştu.
Partisinin grup toplantısında konuşan Baykal, şöyle devam etti:
''İnsanların mezhep ayrımı, inanç farklılıklarından dolayı, hangi temel haklarından yoksun bırakıldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Buna karşı sessiz, ilgisiz kalıp, istemediği halde milyonlarca insana zorunlu din dersi verip, sonra birkaç bin öğrencinin başı kapalı okuma hakkı için kıyameti koparmanın, bunu gerçekleştirenlerin kafasında o insanlarla doğrudan ilişkilendirilemeyecek bir anlamı ve öneminin bulunduğu gerçeği tartışma götürmez.''
Tarihi bir dönemden geçildiğini belirten Baykal, ''Türkiye Cumhuriyeti'nin çok önemli bir tarihi kırılma yaşadığına hep beraber tanık oluyoruz'' dedi.
CHP Genel Başkanı Baykal, olayın aslında Türkiye'nin geleceği, devletin niteliğiyle ilgili olduğunu vurgulayarak, ''Bu kavga bugünün kavgası değil, bunun arkasında cumhuriyetin ilanıyla birlikte başlamış olan bir mücadele yatıyor'' diye konuştu.
Baykal'ın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:
"Tarihi yanlışlıklardan dönmek, memleketini seven herkes için görev haline gelmiştir"
"Başbakan, artık Türkiye'ye bir AKP anayasası dayatma iddiasından vazgeçmelidir"
"Yaptıklarından pişman bir manzara içindeler. Neredeyse 'Anayasa Mahkemesi iptal etse de biz de oh be diye kurtulsak' diyecek durumdalar"
"Türbanı giyebilirsiniz ama devlete giydiremezsiniz"
"Laiklik, hiçbir şekilde din düşmanlığı değildir"
"Bu iktidarın arkasında bir fikri plan vardır"


"MUTABAKAT 17. MADDEYİ DE KAPSIYOR"

ResimANKARA - MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ''Başörtüsü sorununun çözümünde bizim açımızdan bir rant, bir harman ve hasat yoktur. Olsa olsa, temel bir sorunun çözümünden duyduğumuz manevi haz, gönül rahatlığı ve vicdan huzuru vardır'' dedi. Devlet Bahçeli, MHP ile AK Parti arasındaki mutabakat, Anayasanın 10 ve 42. maddeleri ile Yükseköğretim Kanununun Ek 17. maddesini kapsamaktadır'' diye konuştu.
Partisinin TBMM grup toplantısında konuşan Bahçeli, Meclisin, 9 Şubat Cumartesi günü yaptığı tarihi oturumda, inanç temelinde bir kamplaşmanın malzemesi olan başörtüsü sorununu, yükseköğretimde hak mahrumiyeti nedeni olmaktan çıkarmayı amaçlayan Anayasa değişikliğini 4ll oyla kabul ettiğini hatırlattı.
Bahçeli, Ek 17. maddedeki değişiklik önerisinin bu sınırların çerçevesini çizdiğini ve yasal dayanağı oluşturduğunu ifade ederek, ''Çarşaf, peçe ve benzeri kıyafetlerin üniversitelerden uzak tutulması isteniyorsa, bu düzenlemenin yapılması zorunludur. Bu bakımdan, bu konudaki tartışma ve değerlendirmelerde maddenin bu amacı ve anlamının doğru anlaşılması kaçınılmaz olacaktır'' dedi.
Anayasa Mahkemesini etki altına almayı, yönlendirmeyi ve yol göstermeyi amaçlayan tutum ve davranışların, her şeyden önce hukuka ve yüce mahkemeye saygısızlık olacağını vurgulayan Bahçeli, ''Başörtüsüne karşı oluşturulan direniş cephesinin karalama ve hakaret kampanyası, büyük ölçüde MHP üzerinden yürütülmüştür'' diye konuştu.
 İsrail Savunma Bakanı Ankara'da
"İŞBİRLİĞİMİZ BÖLGE BARIŞINA KATKI SAĞLIYOR"

ResimANKARA - Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Türkiye ile İsrail arasında gitgide büyüyen işbirliğinin, bölgenin barış ve istikrarına katkıda bulunduğunu söyledi.
Gönül, son zamanlarda Güneydoğu'da ve sınır ötesi harekatta İsrail insansız hava araçlarıyla elde edilen bilgilerin de fevkalade faydalı olduğunu belirtti.
İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ü ziyaret etti. Vecdi Gönül, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, iki ülke arasında savunma sanayi alanında çok önemli işbirliğinin gerçekleştirildiğini ifade ederek, bunların en önemlilerinin, F-4 ve F-5 uçakları ile M-60 tanklarının modernizasyonu ve ''MALE'' tipi insansız hava aracı olduğunu kaydetti. Gönül, şöyle konuştu:
''İsrail'in özellikle savunma sanayi alanında Türkiye'ye gösterdiği ilgi ve teknoloji transferinde herhangi bir sınır koymadan Türkiye'nin savunma sanayi alanında teknolojik ilerlemesine verdiği katkıdan dolayı kendilerine teşekkür ediyorum. Ayrıca son zamanlarda Güneydoğu'da ve sınır ötesi harekatta Amerika'nın verdiği bilgi ve enformasyon yanında, İsrail insansız hava araçlarıyla elde edilen bilgiler de fevkalade faydalı olmuştur. Bu cihazları, yer ekipmanlarını ve takımlarını Türkiye'ye göndermiş olmalarından dolayı Sayın Bakan'a teşekkür ediyorum.''

"TÜRİYE BÖLGE İÇİN İSTİKRAR KAYNAĞI"
İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak da, Türkiye'yi, Avrupa ile Orta Doğu arasında köprü olarak gördüklerini belirterek, tarihleri boyunca Türkiye ile ilişkilere büyük önem verdiklerini ifade etti.
Türkiye'nin bölgenin istikrarına yönelik katkılarına minnettar olduklarını kaydeden Barak, Afganistan, Irak, Hizbullah, Lübnan meseleleri gibi birçok sorunla kuşatılmış bir bölgede Türkiye'nin bir ''istikrar kaynağı'' olduğunu ifade etti.

 TUZLA'DAKİ TERSANEDE GÜVERTEDEN DÜŞEN İŞÇİ ÖLDÜ
Tuzla'daki tersanede güverteden düşen bir işçi öldü.
   12.02.2008 - 21:22:00 
 ABD SİNEMASINDAN
Aktör ve yönetmen Mel Gibson'ın yönettiği ''Passion'' filminin senaristi, aktörü ve prodüksiyon şirketini dava etti. Bu arada 3 aydır grevde olan Hollywood yazarları, grevin sonucunu belirlemek için oylama yapacak.
   12.02.2008 - 21:22:00


 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 21:25 | etiket:  

"BEDEL ÖDEMEYE HAZIRIZ"

ResimANKARA -

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,

 

"Biz o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık, biz bu konuda bedel ödemeye hazırız, bu konuda rahatız"

 

 

dedi.

 


Erdoğan partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

 

Erdoğan'ın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:

 

 

 

 

 


" Türkiye'de bir kaos ve tutarsızlık varsa, o da bu başlıkları atanların kafasındadır.

 


(Farklı görüşler var, bir tartışma ortamı var) diye kimsenin Türkiye'yi bölünmüş gibi göstermeye hakkı yoktur, olamaz.


Bazı vatandaşlarımızın hassasiyetlerini kullanarak, laikliği çıkar kavganıza maske yaparak, bizden hiç bir haksız menfaat elde edemezsiniz, edemeyeceksiniz.


CHP zihniyeti seçimlerden önce gerilim siyaseti izledi, 22 Temmuz'da gereken dersi millet kendisine verdi. Şimdi siz de gerilim politikasıyla hareket ediyorsunuz. Hiç mi CHP'nin yaşadıklarından ders almıyorsunuz?


Sizin aslında başörtüsüyle bir derdiniz yok, sadece fırsattan istifade başka bir hesabı görmek istiyorsunuz. Aslında çıkarlarınızı tehlikede görüyorsunuz, yoksa laikliği değil. Bu manşetler, yalnızca çıkar kavganızı örtmek için bir maske...


Bazı protesto gösterilerinde, Atatürk'ün Bolşevik Lenin'e meşruiyet kazandırmak için istismar edilmesi gibi, siz de laiklik üzerinden kendi çıkar kavganıza meşruiyet kazandırmanın peşindesiniz.


Daha cumhurbaşkanı değerlendirmesini yapmadan anamuhalefetin başı, ahkam kesmeye, yargıya akıl vermeye, yönlendirme yapmaya başladı. İstikamet  veriyor ve idam sehpasının yolunu gösteriyor. Sen nasıl demokratsın?


Sıhhıye Meydanına gelen hanım kardeşlerimizi, 70-80 yaşındaki bir Anadolu kadınını sahneye çıkartıp, onun başından başörtüsünü çekip

çıkartmayı hangi insanı anlayışla bağdaştırıyorsunuz?"

 

 

 


Erdoğan konuşmasında, Türkiye'nin, terörle mücadeleye verdiği önemin ve katkının aynısını Avrupalı dostlarından beklediğini de vurgulayarak,

 

''Bazı ülkelerin bu konudaki samimiyetsiz tavırları bizi çok üzüyor. Siz hem bir örgütü 'terörist' ilan edeceksiniz, hem eli kanlı katilleri serbest bırakacaksınız. Diyoruz ki eğer bu tutumunuz böyle devam ederse bilesiniz ki aynıyla bunun mukabelesini görürsünüz'' dedi.


Vakıflar Kanununun, AB uyum sürecinin gereği olmanın ötesinde, Türkiye'nin de ihtiyacı olduğunu belirten Erdoğan,

 

''Bu kanunu hayata geçirmekle Türkiye olarak, çok yönlü kazançlar elde edeceğiz'' dedi.



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 21:25 | etiket:  

KANUN ONAY İÇİN KÖŞK'TE

Başörtüsünün yükseköğretimde serbest bırakılmasını içeren Anayasa değişikliğine ilişkin kanun, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayına sunulmak üzere Çankaya Köşküne gönderildi.


TBMM Başkanı Köksal Toptan'ın imzasıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayına sunulmak üzere Çankaya Köşküne gönderilen kanun, Anayasanın 10 ve 42. maddelerinde değişiklik yapıyor.


Anayasanın, ''Kanun önünde eşitlik'' başlıklı 10. maddesinin son fıkrasına, ''... ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında'' ibaresi eklendi. Bu değişiklikle madde, ''Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır'' haline geldi.


Anayasanın, ''Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi'' başlıklı 42. maddesine ise ''Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir'' şeklinde yeni bir fıkra eklendi.



 
Şub
12
    
Resim
Haberler  
  
Resim

"FARKLILIKLAR ASLA AYRICALIK OLMAYACAKTIR"

KAHRAMANMARAŞ - Eda Ünlü -

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Farklılıklar asla ayrıcalık olmayacaktır. Biz birbirimize saygı ve sevgi göstermeliyiz ki, başkaları da bize saygı göstersin" dedi.

 


Cumhurbaşkanı Gül, Kahramanmaraş'ın düşman işgalinden kurtuluşunun 88. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen törenlere katılmak üzere geldiği

Kahramanmaraş'ta yoğun sevgi gösterileriyle karşılandı.

 

Törende bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Gül,

 

"Şuna hepimizin inanması gerekir:

 

70 milyonluk büyük bir Türkiye içerisinde çok büyük farklılıklar tabii ki olacaktır. Bütün farklılıklar bizim zenginliğimiz olmalıdır.

 

Farklı farklı görüşler, inançlar, etnik yapılar bütün bunlar, bizim zenginliğimiz olarak görülmelidir"

 

dedi.

 


Cumhurbaşkanı Gül, 88 yıl önce Türkiye'nin dört bir yanında ayrım yapılmadan hep beraber kol kola bir mücadele verildiğini belirterek, bugün de

 

aynı şekilde Türkiye'yi herkesin mutlu, mesut, zengin ve refahtan aynı şekilde pay alan bireylerin yaşadığı bir ülke haline getirme mücadelesi içinde

olunduğunu söyledi.

 


Problemleri aşılamaz gibi göstermemek gerektiğini ifade eden Gül, "Bu ülke hepimizindir ve hepimiz öz yurdumuzda mutlu olacağız. Öz yurdumuzda,

 

öz vatanımızda hiç kimse kendini garip hissetmeyecek. Bunu başarabilirsek, dedelerimize layık oluruz. Bunu başarabildiğimiz takdirde, onlar o gün o

 

şekilde kahramanlıklarını gösterdiler, bizler de bu gün bu şekilde kahramanlığımızı göstermekle övünebileceğiz"

 

dedi.

 



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:42 | etiket:  

 

 

11 Şubat 2008

Ahmet HAKAN  ahmethakan@hurriyet.com.tr

Türbanlı kadınlara hedef gösteriyorum

HEDEF BİR Milli

Gazete'de "Fıkıh"

köşesini hazırlayan

sakallı bir adam var ya...

Hani adı Mehmet Talu olan adam canım...

 

 

 

İşte o adam, sizi üniversitenin

kapısından bile sokmamaya yeminli

rektörlerden çok daha tehlikeli bir

adamdır...

 

Görmüyor musunuz?

 

Adam, sizin gibi kadınlar için,

"Huzur içinde, rahat bir şekilde,

kuzu gibi evinizde oturmayı"

öğütlüyor...

 

Hatta bir adım daha ileri gidip size "Sakın ha kırıtmayın!" deme cüretini gösterebiliyor...

Peki içinizden herhangi biri bu

adama "Hadi oradan! Sensin

kırıtkan" demeyecek mi?

HEDEF İKİ Mehmet Şevket Eygi Hazretleri adındaki zat, sizin giyim kuşamınızı alenen tahkir ve tezyif ediyor... Bu hazret, üniversitede size hak ettiğiniz notu vermeyebileceklerini söyleyen rektörler kadar tehlikeli değil midir?

 

 

Görmüyor musunuz? Adam sizin kıyafet biçiminizle ilgili olarak, "Gökkuşağı zilli tesettür" ya da "Deve hörgücü tesettür" diye alay ediyor... Başınızı örtüyormuşsunuz ancak alt tarafınız daracıkmış! Adam bunu diline doluyor... Neden çıkıp da "Sana ne be adam?" demiyorsunuz?

 

 

Rektörlere "Kıyafetime dokunma" diyorsunuz da, bu hazrete neden gık çıkarmıyorsunuz? Neden bu adama "Kıyafetime karışma" diye çıkışmıyorsunuz?

HEDEF ÜÇ Şu Vakit adı verilen gazetenin başkalarının hayat tarzıyla ilgili yaptığı aşağılayıcı yayından rahatsız olmuyor musunuz?

 

 

Bazı üniversite mensupları, sizin yaşam tarzınızı aşağıladığında sesinizi çıkarıyorsunuz da, neden Vakit adı verilen gazete, başkalarının yaşam tarzlarını, hem de aşağılık bir dille mahkum etmeye kalktığında "Hop" demiyorsunuz...

 

Neden içinizden bir kişi bile çıkıp, "Sen beni bu dille savunamazsın arkadaş!" demiyor?

 

Mesela "Kafayı çektiler / Laiklik mitingine gittiler" tarzı bir başlık sizi hiç mi rahatsız etmiyor?

Katar saatini ben ne yaptım

TAYYİP Erdoğan ile aramıza kara kedilerin girmediği epey kısa süren "asr-ı saadet" döneminde ben de uçağa kabul edilen gazeteciler arasındaydım.

İşte o dönemde...

"Katar / Bahreyn / Danimarka" rotasındaki geziye ben de katılmıştım...

Tabii ki başka gazeteciler de vardı bu yolculukta... İsimleri bende saklı kalsın...

Gezimizin Katar bölümünde biraz görgüsüz kaçacak bir bonkörlükle karşı karşıya kalmıştık...

Otel paralarını biz ödemiyorduk, odalarımıza hediyeler geliyordu falan...

Hediye paketini açtığımda sevimsiz mi sevimsiz, ağır, hantal, hayli demode ve ucuz görünen bir kol saatiyle karşılaşmıştım.

Ne yalan söyleyeyim: Ne benim, ne de diğer gazeteci arkadaşların aklına "Gazeteci hediye kabul etmez, şu çirkin saatleri hemen iade edelim" gibi bir fikir gelmemişti...

Keşke gelseydi: Hem o çirkin saatten kurtulur, hem de acayip etik bir hareket çekmiş olurdum...

Neyse... Sonuçta şöyle bir şey oldu: Yurda döner dönmez o sevimsiz saati, bizim evin işlerine yardım eden Yıldız'ın eşine hediye ettim...

Şu son "Katar saati" tartışmalarının ardından ise şöyle diyorum:

"Ulan yoksa benim küçümsediğim o saat beş bin dolar değerinde miydi?"

Neden güven vermiyorlar

10 yıl önce: AB'ye karşıydılar...

Bugün: Tam destek veriyorlar.

10 yıl önce: Laiklik konusunda enteresan laflar ediyorlardı.

Bugün: Ağızlarından kaçırdıklarını saymazsak pek laf eden yok.

10 yıl önce: İsrail karşıtıydılar.

Bugün: Sıkı ilişki kuruyorlar.

10 yıl önce: Yahudi lobileriyle ilişki kuranlara en ağır lafı ediyorlardı.

Bugün: Aynı lobilerden cesaret ödülü alıyorlar.

10 yıl önce: Hiç değilse gizli kapaklı oturumlarda siyasal İslam fikrini savunuyorlardı.

Bugün: Merkezin de merkezine geldiklerini söylüyorlar.

10 yıl önce: Sağcılığı aydın sapması olarak görüyorlardı.

Bugün: Partilerini sağa konuşlandırdılar.

10 yıl önce: Referansımız İslam'dır diyorlardı...

Bugün: Böyle bir şey söylemiyorlar.

* * *

Hemen söyleyeyim:

Eskiden "Mehter Marşı" çalarken, bugün "Bayılırım Mozart'a" diyen bir adam olarak...

İnsanlar için değişim ve dönüşümün mümkün olduğunun en fanatik savunucularından biriyim.

Ancak... Bir şartla!

Öykü anlatılacak... Macera bütün açıklığıyla ve naifliğiyle ortaya konacak...

Mademki...

Bir grup insanın, akşam yatıp, sabah kalkınca "Yaşasın! Yüreğim ışıdı! Birden aydınlandım" demesi, ancak hidayet romanlarında mümkün olur...

Mademki...

Her dönüşümün mantıklı, tutarlı, ikna edici bir öyküsü vardır...

O halde çıkıp anlatılacak.

"Ben eskiden böyleydim... Ancak artık öyle değilim... Çünkü..." diye başlanacak ve bıkılmadan, usanılmadan anlatılacak...

* * *

İşte o zaman...

Sizin hálá kulaklarda çınlayan cümlelerinizin, rahatsız edici bir yönü kalmayacak...

İşte o zaman...

Eski cümleleriniz ortaya çıkarıldığında "Müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırıp durmayın" şeklindeki babalanmanızın gereği kalmayacak...

İşte o zaman...

Kuşku uyandırmayacaksınız...

İşte o zaman...

Toplumun bir kesimi tarafından çok tehlikeli bir geleceğin, kendilerini gizlemiş kahramanları olarak algılanmayacaksınız.

İşte o zaman...

Toplumun yüzde 75'nin arzu ettiği bir düzenlemeyi yaparken, bu kadar kendinden geçmiş bir tepkiyle karşılaşmayacaksınız...

İşte o zaman...

Daha düne kadar size tam destek veren liberal aydınlar bile sizden desteklerini çekmek durumunda kalmayacak...



 
Şub
12
    

 

Hrant Dink cinayeti davası “simgesel”dir...

 

12 Şubat 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

Hrant Dink cinayeti davası “simgesel”dir...


Hrant Dink cinayetinin davası dün üçüncü kez görüldü. “Üçüncü celse”de bir dizi ilk yaşandı.

İlklerden biri, Türk yargı tarihinde ilk kez “dijital konferans sistemi”nin uygulanması oldu. Böylece, sanıkların, avukatların, mahkeme heyetinin tüm konuşmaları, sesli ve görüntülü olarak kayda alınıyor.  “Zapta geçirdin-geçirmedin” tartışmalarıyla adaletin üzerine gölge düşmesi böylece önlenecek. Kimin ne dediği, nasıl davrandığının, sesli ve görüntülü kayıtları olacak.

Bu, cinayet davasının Hrant Dink tarafının yani “özgürlük ve demokrasi yanlısı” tarafın, “karanlık çeteler”e karşı hukuk alanındaki mücadelesinin ilk zaferi sayılabilir.

Bir başka ilk, duruşmaya 48 saat kala aralarında Ak Partili, Bağımsız, DTP ve DSP’li milletvekillerinin ve onların yanısıra bir dizi aydının bulunduğu şimdilik 20 kişilik “Hrant Dink Duyarlılık Grubu”nun oluşmuş olması ve davayı izlemeye başlaması.

Kısaca “Duyarlılık Grubu”  diye anılan oluşum, dün, ortaya çıkışlarını mahkeme kapısında basın yoluyla kamu oyuna ilan ettil ve “Aşağıda imzaları olan bizler, siyasi ve kurumsal aidiyetlerimizden bağımsız bir şekilde, sorumluluk sahibi yurttaşlar ve milletvekilleri olarak Hrant Dink cinayetiyle ilgili dava sürecini izlemek üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bizi bir araya getiren dürtü, Hrant Dink’in katledilmesinin vicdanlarımızda açtığı derin yaradır.

Söz konusu davanın tüm arka plan bağlantılarına korkusuzca ulaşılmasının, ilgili tüm kişi, organ ve kurumların bu sonucu sağlamak üzere gereken tasarruflarda bulunmasının vicdani açıdan asgari bir görev olduğunu düşünmekteyiz.

Bu dava simgeseldir;

Bu dava kendisinden önceki ve sonraki hadiseler arasında bir köprü durumundadır.  Bu dava, şeffaf bir yönetim ve mutlak bir düşünce özgürlüğü adına sahiplenilmelidir.Üzerinde yaşadığımız toprakların paylaşmacı kültürel mirasına layık olmak için sahiplenilmelidir. Bu çerçevede ihtiyaç duyduğumuz adil bir mahkeme süreci, toplumsal meşruiyete ve siyasi seferberliğe fazlasıyla muhtaçtır. “ dedi.

Mahkeme yakınındaki Beşiktaş Meydanı’nda, aralarında Türkiye’nin birçok tanınmış şahsiyetinin de bulunduğu insanlar, “Hrant’ın Arkadaşları” kimliğiyle toplanarak, bir açıklama da onlar okudu.

Ayrıca, CHP’li milletvekilleri de, “Hrant Dink Cinayeti’ni İzleme Komisyonu” kurarak, ilk kez, CHP’nin kurumsal kimliği ile söz konusu ve Türkiye’nin dünü-bugünü-yarını açısından gerçekten bir “simge” olan cinayet davasını izlemeye başladılar. Bu da bir ilkti.

Bu cinayetten ve sonuçlarından kolay kaçış yok, olmayacak...

 

***            ***         ***

Çok önemli bir başka “ilk”, Avrupa Birliği’nin Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk üzerinden, Hrant Dink cinayeti davasına bir şekilde “müdahil” olmasıydı.

Lagendijk, mahkeme salonuna giderken, “Dink cinayetinin arkasında olduğu tahmin edilen güçlerin ortaya çıkarılmasının, Türkiye’nin hukuk devleti olması açısından oldukça önemli bir gelişme olduğunu” belirtti. “Bu kapsamda Ergenekon soruşturmasının belki önderlik yapabileceğini” söyleyerek, “Ergenekon olayında tutuklanan insanlarla Hrant Dink olayının arkasında bulunan insanlar arasında ilişki olduğu tahmin ediliyor. Biz de (AB diye okuyabilirsiniz) diyoruz ki, Ergenekon meselesiyle başlayan bilgiler, Hrant Dink ile ilgili olan mahkeme sürecine yansır ve gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Eğer bu bilgiler ve gerçek ortaya çıkmazsa, Türkiye’nin hukuk devleti prestiji üzerinnde uluslararası bir yara söz konusu olabilir” dedi.

Hükümet yandaşı Haber 7’de (Kanal 7 Haber’in internet sitesi) Lagendijk’in sözleri “Lagendijk haddini aştı, tehdit etti” başlığıyla verildi.

Böyle bir başlık, elbette, hükümeti bağlamaz ama hükümet eksenindeki “zihin kalıpları”nı yansıtır mı?

Bilemeyiz. Bildiğimiz, bu başlık ve ardındaki yaklaşımın kökten yanlış olduğu. Çünkü, bizler, Türkiye’dekiler, Türkler, Lagendijk’in o sözleriyle tamamen mutabıkız. Haddimizi aşarak tehdit mi ediyoruz yani? Hrant Dink cinayetinin Türkiye’nin hukuk devleti prestiji üzerinde uluslararası bir yara olacağını defalarca yazıp söylemedik mi?

Joost Lagendijk’in 301’e ilişkin şu sözlerinin altına da aynen imzamızı atıyoruz:

“Şunu hemen söyleyeyim, 301 ve 301’le ilgili yargılanması süreci, Hrant’ın öldürülmesiyle ilgiliydi . Son aylarda 301’in değiştirilmesi yönünde Türkiye hükümeti ve siyasi sorumlular tarafından çok açıklamalar yapıldı. Bu konuda samimi olarak söyleyeyim ki sabrımız artık tükeniyor. Biz artık açıklamalar dinlemek istemiyoruz. Gerçekten değişiklikler yapılmasını istiyoruz.”

AB’de “301 sabrı”nın tükenmeye başlaması çok isabetli. Zira, bizimki, Türkiye’de çoktan tükendi de, tükenmemiş gibi yapıyoruz. Artık hükümet yetkililerinin bu konudaki açıklamaları –pek de yapmaz oldular ve ipe iyice un serdiler aslında-  ciddiye alınır olmaktan çıktı.

Kimbilir, belki AB’nin 301 sabrı tükenir, üzerine “Hrant Dink cinayeti davası” ile “Ergenekon soruşturması”nı buluşturarak, Tayyip Erdoğan’ın önüne adeta bir “yeni Kopenhag kriteri” dikerlerse; “Türkiye’nin demokratikleşmesi” böylece yeni bir “teşvik” görürse, belki umutlanabiliriz.

 

***               ***              ***

 

Daha önce, benim açımdan bu hükümet ile ilgili “iki temel ölçü”nün Hrant Dink cinayetine takınılacak tavır ile, 301 yaklaşımı olacağını yazmıştım. Bunun “Türkçe’ye tercümesi”, hükümetin Türkiye’yi bir “hukuk devleti” yapmak konusundaki “idraki” ve burada vereceği “samimiyet sınavı”dır.

“Hukuk devleti” olamayan/olamayacak bir Türkiye’nin ise, AB’de yeri,  zaten, başka bir nedene gerek bıraktırmadan, yoktur.

Hrant Dink cinayeti davası, işte bunun için, “simgesel”dir.



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:38 | etiket: ,  

 

 

12 Şubat 2008


 huluengin@hurriyet.com.tr

Üç hitabet, tek yanılgı


ESKİ Yunan felsefesi öylesine derindir ki, başta hálen kullandığı lûgat olmak üzere, bir "sorgulayıcı refleksler" bütünü olan Batı düşüncesi bugün de onun üzerinde yükseliyor.

Ve, burada hemen bir parantez açıp şunu eklemem gerekiyor. Eğer Müslüman Álem, Gázáli’nin şüpheciliği reddeden ve mutlaklığı şart koşan iláhiyatçı dogmatizmi yerine, Büyük Aristo’yu sahiplenen Büyük İbn Rüşd’ün aynı "sorgulayıcılık öğretisi"ni benimsemiş olsaydı, önemli bir ihtimalle aynı seyri izleyecekti.

Dolayısıyla da, çok münkündür ki İslam düşüncesi, daha ilk modernitelerden itibaren yaşamaya başladığı krizler silsilesini bertaraf etmiş olacaktı.

Neyse, sızlanma sonsuz bir kaos olan tarihi geri getirmeyeceğinden, konuya döneyim.

* * *

YUKARIDA kasten "Büyük" diye vurguladığım ve başka bir yazıda Eflátun’la olan derin çelişkini bugünkü "cumhuriyet - demokrasi" tartışması ekseninde ele alacağım o dev Aristo ki aynı zamanda da, başta sözünü ettiğim "felsefe lûgati"nin esas babasıdır. Bu bağlamda da, "Poetika", "Retorika" ve kısmen "Politika" adlı eserlerinde, söz söylemek ve "nutuk atmak" (!) anlamına gelen "belágat" sanatında üç ana unsur saptar.

Bir; muhatapların aklına seslenen ve onları mantıkla ikna etmeyi hedefleyen "logos"! Zaten de, yine mantık anlamına gelen "lojik" kelimesi buradan üretilmiştir.

İki; dinleyiciler nezdinde ahlákı, fazileti, dürüstlüğü ön plana çıkartan "ethos"! Hálá aynı manáları verdiğimiz "etik" sözcüğü de yukarıdaki tanımdan kaynaklır. Ve nihayet üç; duyguları, hisleri, "asábiyet"leri "gıdıklayan" (!) "pathos", "Patetik" kelimesi de bundan türemiştir ki, bizim açımızdan onu irdelemek gerekiyor.

* * *

ONU irdelemek gerekiyor, zira velev ki Müslüman dünya Büyük Aristo’yu sahiplenen Büyük İbn Rüşd’ün "afaroz etmiş" olsun, hiçbir şey değişmedi ve değişmiyor!

Çünkü heyhat, o dünya bütün "söylev sanatı"yla; bütün düşünce sistematiğiyle ve bütün hal ve oluş tarzıyla, aynı Aristo’nun tanımladığı "pathos" duygusallıklarda yaşıyor.

Daha doğrusu, "Teháfüt-ül Teháfüt" yazarını reddettiği içindir ki, "Akademya" kurucusunun heyecan ve azápla özdeşleştirdiği "patetik" zihin şemalarında bocalıyor.

Üç unsurundan ikisini, yani "logos" mantıkçılığı ve "etos" ahlákçılığı tukaka edip, özünde zaten siyaset demek olan hitábetin yalnız hissi ve asábi boyutuyla sınırlı kalıyor. Nitekim, Paki kabilelerden Filistinli mağdurlara ve "El Kaide" meczûplarından bizim "laikçiler"e dek bütün bir hilálli coğrafyaya şöyle bir göz atın, ne görüyorsunuz? Bırakın muhataplarını, bizzat kendisini "pathos" belágátle "ikna etmeye" (!); ama aslında láfazanlıkla k-a-n-d-ı-r-m-a-y-a çalışan bir sonsuzluk kitlesi!

* * *

ANCAK dikkat, zaten "laikçi" kelimesi de kasten kullandım, Müslüman Álem derken sırf imáni kimliğini öne çıkartan akım, mezhep, tarikat veya kişileri kastetmiyorum.

Tabii ki onları da dahil ediyorum ama aynı zamanda, kendilerini "seküler", háttá belki "ateist" addeden kesimleri de söz konusu kategori içinde değerlendiriyorum.

Yani, çok geniş anlamıyla bir "din kültürü aidiyeti"nden söz ediyorum! İsrail önündeki hezimete rağmen mikrofonda ağlayarak kitleleri "büyüleyen" (!) laik bir Nasır ve ekran karşısında kelle uçurarak o kitleleri galeyana getiren "sofu" bir Zerkavi! Hitáp eden de, hitáp edilen açısından da buradaki "pathos" asábiyet aynıdır.

Dolayısıyla da, evet, imánlı veya değil, İslam coğrafyasındaki insanlığın esas sorunu "logos" mantıkçılığı ve "ethos" ahlákçılığı es geçip, hissiyatçılığa yenik düşmesindedir.

Bunun da temelini, sebebini ve nedenini, ilhámını Büyük Aristo’dan alan Büyük İbn Rüşd’deki "sorgulayıcılık düşüncesi"ni afaroz etmiş olmasında aramak gerekmektedir.


 
Şub
12
    

 

 

12 Şubat 2008


 

Tek seslilikten çok sesliliğe geçişe alışmak kolay değil…


İstediğiniz kadar öfkelenin.

Seslendirdiğiniz düşüncelerin tartışılmaz doğrular olduğunu bağırarak söyleyin.

Hatta sizin gibi düşünmeyenleri “hain”, “gerici”, “bölücü” gibi karalamalarla da damgalayın isterseniz.

Hiç gözden kaçırmamanız gereken bir gerçek var.

Bu toplumda görüş sahibi olan tek kişi siz, sesini yükselten tek kesim de sizin içinde bulunduğunuz kamp değil artık.

Sizin görüşlerinizi manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteleriniz mi var?

Aynı şekilde sizin görüşlerinizin karşıtı olan görüşleri manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteler de var.

Siyaset de, medya da, toplum da çok sesli artık.

“Serbest rekabet” düşünce dünyasının da yükselen değeri.

 

Yeni bir dünya

 

Düşüncelerinizi kırıcı şekilde, toplum kesimlerini aşağılayarak, hoşgörüsüz bir üslupla seslendirdiğiniz zaman, kitleler sizden uzaklaşıyor. Örneğin siyasi parti iseniz oy alamıyorsunuz.

Eğer içinde bulunduğunuz medyanın gücüne güvenip sizden farklı düşünenleri karalamayı alışkanlık haline getirdiyseniz, “alternatif medya” da sizin ipliğinizi hemen pazara çıkartıyor.

Bu çok sesli ve rekabetçi ortama alışmak kolay değil ama durum böyle artık.

Ortak manşetlerle psikolojik savaş sürdürmek falan pek mümkün değil artık.

Özgürlüğün ve şeffaflığın güvencesi olması gereken medyayı, “tahrikçi ajan”ların at oynattığı bir alan halinde tutmak sonsuza kadar sürdürülemezdi ki.

Ben “tek ses” olmanın insana nasıl hazlar hissettirdiğini yaşayarak bilenlerdenim.

Tek kanallı TRT’de çalıştığım dönemde, en iyi ve en fazla izlenilen programların yapımcısı bendim.

 

Tek kanal, tek parti

 

Çünkü rakibim yoktu.

Açık oturumlarımı herkes alkışlar, söyleşi programlarım övgüler alırdı.

Aslında TRT’nin bütün yapımları en fazla izlenen programlardı o dönemde.

Reklam verenler TRT’de yer alabilmek için kuyrukta beklerlerdi.

Bir dönemde siyaset de böyle değil miydi?

En güçlü, en yetenekli ve en fazla oy alan siyasetçiler tek parti CHP’nin kadrosundaydılar.

Gelecek seçimleri değil gelecek kuşakları düşündükleri için hemen hepsi “devlet adamı” rütbesine milletvekili oldukları gün erişirlerdi.

Gelecek seçimi kazanmak yerine sadece “lider”e yakın olmak gerekirdi.

Bütün bunlar geride kaldı.

Her alanda rekabet, çok seslilik, yarış var.

Rakip kanalların dizileri karşısında daha az izlenen dizi yayından kaldırılıveriyor.

Seyircisi az kanala reklam da az geldiği için, zarar ediliyor.

 

Başlar ve beyinler

 

Söylemini, vizyonunu topluma anlatıp benimsetemeyen siyasetçi iktidar olamıyor.

Kendi halkını, okurunu aşağılayan köşe yazarı, içinde bulunduğu medyayı da aşağıya çekiyor.

Bir ülkede her alanda yükselen değer “serbest rekabet” ise, saygı, sevgi,  görgü, bilgi ve hoşgörü, bunun temel öğeleri olmak zorundadır.

Bu düzene alışmak kolay değil tabii.

Bir tren yolculuğundan sonra nasıl belirli süre beyninizin bir yerinde trenin raydan raya geçerken çıkardığı ses tekrarlanırsa, tek seslilikten çok sesliliğe, her alanda tekelcilikten  serbest rekabete geçişte de öyle olur.

Yeni dönemde toplumu bölen değil birleştiren öğeleri ön plana çıkarmayı başaranlar ayakta kalacak. Çağdaşlığı “başlar”ın değil “beyinler”in açıklığında arayanlar sevilecek, sayılacak.

 

 

ŞAKA

Bazı programlar yaz mevsiminde yapılmalı…

Star kanalındaki “Her Açıdan” isimli programda Ruhat Mengi, başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla Türkiye'nin İran gibi olacağını savunurken, bunu kanıtlamak için Üsküdar ve Fatih ilçelerinde sokakta dolaşan başörtülü kadınların görüntüsünü yayınlamış.

Bu görüntüler program katılımcılarının tepkisine sebep olmuş.

Mengi'yi uyaran Prof. Dr. Niyazi Öktem, "Bunları niye ekrana getiriyorsunuz? Sokakta gezen iki insana tahammülünüz yok. Bu çok yanlış. Lütfen bu hareketlerle toplumu germeyin" derken, sadece belli semtlerde yaşayan insanları göstererek Türkiye'nin geneli hakkında konuşulamayacağını söyleyen Prof. Dr. Mehmet Altan ise iddiaların inandırıcılıktan uzak olduğuna vurgu yapmış.

Bence buradaki yanlış mevsimden kaynaklanıyor.

Program yazın yapılsaydı, Ruhat Mengi mutlaka Bodrum, Kuşadası, Antalya’dan mayolu kadın görüntülerini de ekrana getirir ve olayı dengelerdi.

“Türban krizi” yanında “selülit krizleri” de konuşulurdu programda.



 
Şub
12
    

Tayyip'i durdurmanın yolu
 
12 Şubat 2008 Salı 00:03
 
AK Parti'nin yeminli düşmanı Sebahattin Önkibar yeni bir senaryo yazınca bu analizi yapmak farz oldu:

 

 

INTERNETHABER- (Hadi Özışık'ın özel haberi) -

 

 

Yeniçağ yazarı Sebahattin Önkibar, Hüsamettin Cindoruk,

 

 

 

Orhan Keçeli, Ali Kemal Aksoy, Rıdvan Özer gibi D(Y)P'nin eski tüfeklerini bir balık lokantasında buluşturmuş...

 

 



Demirel türban serbestisiyle birlikte nasıl ızdırap içine girdiyse, Hüsamettin Bey de, Tayyip Erdoğan'ın her geçen gün, büyümesinin çilesini

 

 

çekiyormuş!

Tabi bu çile tak edince, türlü çarelere başkoymuş eski tüfek siyasetçi...

-Tayyip'i durduracak tek kişi var o da Abdullatif Şener.

Sebahattin Önkibar böyle diyor...

Tabii Cindoruk'un bu önerisi en başta Orhan Abi'yi, sonra da yıllardır tanıdığım Ali Kemal Aksoy ile Rıdvan Özer'i çok şaşırtmış...

Rıdvan Özer sormuş güya:

-Olur mu?

Cindoruk harareti biraz daha arttırmış:

-Olur olur...

Ali Kemal Aksoy, ağzı açıkta hayret etmiş:

-Cidden mi?

-Ya ya...

DP kongresinde Süleyman Soylu'nun elini havaya kaldıran Orhan Keçeli'ye ne demeli peki?

O da hayret etmiş, Cindoruk'un önerisine.

Peki tüm bunlar doğru mudur?

Tabii ki hayır... Cindoruk konuşsa bile, Orhan Keçeli ayıp olmasın diye, kafayı sallasa bile, Ali Kemal Aksoy, Süleyman Soylu'ya kelek yapmaz!

Rıdvan Özer'in Soylu ile arası limoni olsa da, gelene ağam, gidene paşam diyecek bir karektere sahip değil...

Hüsamettin Cindoruk'un da böyle bir girişimde olmadığı konusunda kesin bilgiye sahibim ben... Sebahattin Önkibar yine işkembeden atmış ordaymış gibi!

Fındık reklamı gibi...

Yerseniz!

Yazı başlığına gelince... Tayyip'i durdurma senaryoları yazan Önkibar'ı birileri tutsa iyi olur. Aksi halde, Hayri bile bu tosuncuğu durduramaz yakında!