Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:31 | etiket:  


Türban sorunu ve korkunun yönetimi

Türban sorunu ve korkunun yönetimi
"Kimsenin namusunuzu, dininizi, içinizin temizliğini sizin adınıza korumasına yetki vermeyin". (Alttaki Ahu Özyurt yazısından))
2008 yılında, AKP-MHP ittifakının türban sorunu çözümü için geliştirdiği anayasa değişikliği paketi, 1924 Anayasası'ndaki hak ve özgürlükler anlayışına bile ulaşamıyor

 

(34 defa okundu)

 

E. FUAT KEYMAN 

1920'li yıllar. Parçalanmış bir imparatorluk. Savaştan çıkmış bir ülke. Cumhuriyet ilan oluyor ve Türkiye'de modernleşme tarihi, "ulus devlet temelli bir modern ulus inşası" olarak yeni bir döneme giriyor. Böyle bir tarihsellik içinde yapılan 1924 Anayasası'nın "özgürlükler" anlayışına baktığımız zaman (68. madde) ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Bugün bir kere daha varlığına çok gereksinim duyduğumuz değerli anayasa profesörü Bülent Tanör'ün, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980) (İstanbul, Afa, 1996) kitabında vurguladığı gibi, anayasal metin içinde hak ve özgürlükler anlayışı, "doğal hukuk ve bireyci bir düşünce tarzının kabul"ünden üretilmiş gözüküyor: "Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına muzır (zararlı) olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır. Hukuku tabiyeden (doğal haklardan) olan hürriyetin herkes için hududu, başkalarının hududu hürriyetidir. Bu hudut ancak kanun marifetiyle tespit ve tayin edilir". Bu madde, özgürlüklerin sınırı olarak, 1961 ve özellikle 1982 Anayasalarında gördüğümüz, kamu yararı, kamu düzeni, milli güvenlik, devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, genel ahlak vb. yoruma çok açık ilke ve söylemlere gönderme yapmıyor. Bu anlamda da, bu dönem içinde mahkeme kararlarına ve uygulamalara bakıldığı zaman, 68. maddeden ciddi sapmalar olduğu görülmekle birlikte, 1924 Anayasası, daha sonraki anayasalardan, özgürlükler ekseninde daha özgürlükçü ve daha vizyoner bir nitelik taşıyor. Prof. Tanör, bu niteliği, Cumhuriyet'in kurucu seçkinlerinin Fransız devrim ilkelerinin etkisinde kalmalarıyla açıklıyor ve bu açıklamayı da, 68. maddenin, 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin 4. maddesinden alınması temelinde destekliyor.
'Kimlik siyaseti' olarak türban sorunu 1920'lerden 80 yıl sonra, bugün de, türban sorunu olarak bilinen sorunun çözümü için AKP-MHP ittifakının, "yükseköğrenimde kılık kıyafet özgürlüğü sağlama" yoluyla başörtüsü takan kız öğrencilerin üniversiteye girmelerini sağlayacak anayasa değişiklik paketi karşısında ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Fakat bugünkü ilginç durum, 1922'den farklı olarak, ciddi olumsuzluklar ve sorunlar içeriyor. 2008'de, AKP-MHP ittifakının türban sorununun çözümü için geliştirdiği anayasa değişikliği paketi, 1924 Anayasası'ndaki hak ve özgürlükler anlayışına bile ulaşamıyor. Başta AKP, başörtüsü ile üniversiteye girme hakkını yükseköğrenimde kılık kıyafet özgürlüğü içinde düşünürken, üniversitedeki başı açık kız öğrencilerin hak ve özgürlüğünü koruyacak ve güvence altına alacak bir özgürlük anlayışını anayasa paketine sokmuyor. Örneğin, AKP, 80 yıl öncesi Türkiye'de yürürlükte olan, 1924 Anayasası'nın "Hürriyet, başkasına muzır (zararlı) olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır. Hukuku tabiyeden (doğal haklardan) olan hürriyetin herkes için hududu, başkalarının hududu hürriyetidir. Bu hudut ancak kanun marifetiyle tespit ve tayin edilir" şeklindeki özgürlük anlayışını bile, türban sorununu çözecek anayasal değişiklik paketine sokmuyor. Dahası, AKP'nin başlattığı sivil anayasa hazırlama bilim kurulu başkanı Prof. Ergun Özbudun, başı açık kız öğrencilerin konumunu ve bu konumdan doğan hak ve özgürlüklerini güvence altına alınmasının, türban sorunun çözümündeki endişeleri ortadan kaldırabileceğini kendisine tavsiye etmesine rağmen, AKP yönetimi, özgürlüğü ilişkisel ve çokboyutlu değil, sadece din ve vicdan özgürlüğü temelinde düşünüyor.
Hukuk sadece önüne gelen olayla değil, aynı zamanda olayın ürettiği sonuçlar ve etkilerle de ilgilenir. Bu bağlamda, yükseköğrenimde başörtüsü özgürlüğü, aynı zamanda üniversitede başı açık olma özgürlüğüyle de ilişkilidir ve tam da bu nedenle, başörtüsü özgürlüğünün sınırı, başı açık kız öğrencinin bu konumunu sürdürme hak ve özgürlüğüdür. Güçlü ve Türkiye'yi yöneten aktör olarak AKP, Prof. Özbudun'un da tavsiyesini de gözardı ederek, özgürlük alanı içine sadece başörtüsü koyuyor. Böylece de, AKP türban sorununa yaklaşırken, eğitim hakkı ve kılık kıyafet özgürlüğünden bahsetse bile, esas olarak, konuya bir "kültürel kimlik siyaseti" içinde yaklaşıyor. Türban tartışması içinde, AKP söyleminin özgürlük-kimlik siyaseti arasında aldığı ikircikli konum, bugün başı açık kadınlarımız için ciddi endişelerin ve korkuların doğmasına neden oluyor. 2008 yılında, 1924 Anayasa'sının özgürlük anlayışını bile kabul etmeyen ve uygulamaya sokmayan AKP yönetimi, hak ve özgürlükler alanını sadece türbana indirgeyerek, bugün ortaya çıkan korku ve endişenin temel kaynağı oluyor. Korkunun ve endişenin yönetimi yerine, AKP yönetiminin kimlik siyaseti ve tek taraflı/boyutlu özgürlük söylemi, başı açık kadınların seslendirdikleri korku ve endişenin, temel sosyolojik, hukuksal kaynağını oluşturuyor.

Türban sorunu rejim sorunu mu?
Bu nedenle de, yükseköğrenimde kılık kıyafet özgürlüğünün nereye kadar gideceği, yükseköğrenim öncesi ve sonrası dönemler içinde ne anlam taşıyacağı üzerine belirsizlik bugün kamusal tartışma içinde giderek yaygınlaşıyor. AKP yönetiminin, özellikle imam hatip liselerinde, hiçbir zaman imam olmayacaklarına karşın öğrenimlerini sürdüren kız öğrencilerin başörtülü okula gidişleri üzerine sessiz ve olumlayıcı tavrı da, bu belirsizliği pekiştiriyor.
Bu belirsizliğin Türkiye için çok olumsuz sonuçlara varacağını söyleyen "Laik Cumhuriyeti koruma söylemi", türban sorununu ilk kertede bir "rejim sorunu" olarak görüyor. Yükseköğrenimde kılık kıyafet özgürlüğünün laik rejimi şeriat rejimi ile değiştireceğini ve Türkiye'de bir din devleti kuracağını söyleyen bu görüş, türban sorununu haklar ve özgürlükler alanının dışına iterek rejim sorunuyla özdeşleştiriyor. AKP'nin tek taraflı ve tek boyutlu özgürlük anlayışına karşı laik Cumhuriyeti koruma söylemi sosyolojik geçerliliği tam olarak belirlenmemiş bir rejim korkusundan bahsediyor ve devleti bireyden, rejimi özgürlükten önce gören bir yöntem izliyor. AKP ve taraftarları ile laik rejimi koruma söyleminin her ikisi de, bir taraftan, çok ciddi bir demokrasi, demokratik ahlak ve hukukun üstünlüğü sorununu sergilerken, diğer taraftan da, kendi kutuplaşmış tartışmalarını "özgürlük-rejim arasında bir sağırlar diyalogu" biçiminde götürüyor. Böylece de, türban tartışması içinde çözüm yerini çözümsüzlüğe, demokratik kamusal müzakere de yerini toplumsal kutuplaşmaya bırakıyor.
Bu nedenle üçüncü bir görüşe gereksinim içindeyiz. Haklar ve özgürlüklere çok taraflı ve çok boyutlu yapısı içinde yaklaşan, özgürlüğe "ilişkisel" ve "ötekine karşı sorumluluk" ilkesi içinde bakan bir demokratik ahlaki benliği yaşama geçiren, özgürlüğü ve sınırlarını hukuksal güvence altına alan bir üçüncü görüşle, türban sorununa yaklaşmalıyız. AKP ancak böyle bakışla soruna yaklaştığı zaman, söyleminde inandırıcı olabilir ve toplumun farklı kesimlerinin geleceğe güven içinde bakmasını sağlayabilir. Ancak böyle bir bakışla, rejim tartışmaları yapmadan, türban sorununu hak ve özgürlükler alanı içinde tartışmaya başlayabiliriz.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.



 
Şub
12
    

Bir portre çalışmasıyla ilgili kimi taslaklar

Bir portre çalışmasıyla ilgili kimi taslaklar

(27 defa okundu)

 

JOHN BERGER 

Meksika'nın güneydoğusundaki, Chiapas'ta, San Cristobal de las Casas kasabasının eteklerinde, ahşap bir kulübede oturmuş Subcommandante/Komutan yardımcısı Marcos'un portresini çizmeye hazırlanıyorum.

 


Bundan 20 yıl önce evleri çiçekler gibi renkli bu kasabanın eğri büğrü, dar yollarında yürüyen herhangi bir yerli, "beyaz" bir Meksikalı'nın rahatça geçebilmesi için kenara çekilerek yol vermek zorundaydı. 1994'te Zapatistalar kasabanın yönetimini ele geçirdikten sonra durum değişti. Hâlâ çukurlarla dolu olsa da, bu yollarda yürümek artık tercihe bağlı, ayrımcılıkla ilgisi yok.

 


Subcommandante'nin geçici olarak kaldığı kulübeye girdiğimde, nerede oturmasını istediğimi sordu. Biri yaşlı, öteki kucağında altı yaşlarında bir kız çocuğuyla oturmakta olan iki Zapatista Commandante'nin/Komutanın yanlarındaki sandalyeye işaret ettim. Bu durumda onlar sohbet ederken ben de huzur içinde çalışabilirdim. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi ironik bir ifadeyle baktı bana. Huzur içinde mi? Evet, bir anlık huzur.

 


Dün (16 Aralık 2007) yüzlerce kişinin önünde bir süre için ortalıkta görünmeyeceğini; zira Zapatista topluluklarına, hayat tarzlarına ve 13 yıldan beri sürdürdükleri mücadeleye yönelik tehdidin son zamanlarda vahim bir hal aldığını, bu yüzden bir zamanlar olduğu gibi dağlarda savunmayı örgütlemek için yeraltına çekileceğini açıkladı. 1996'dan beri her türlü silahlı mücadeleyi resmen reddetmiş olduğunu hatırlattı izleyicilerine, ancak saldırıya uğramaları halinde kararlılıkla kendilerini savunacaklardı. Görünen o ki, geçen yılki hileli seçimlerden sonra, yeni Başkan Calderon ve hükümeti, ciddi bir tepkiyle karşılaşmadan, kısa zamanda Zapatistalar'ın işini bitirmeyi hesaplıyorlardı. Böylece neoliberalizm olarak bilinen iktisadi faşizmin küresel hegemonyası karşısında Zapatistalar'ın parlak sivil itaatsizlik örneğinin de silinip gideceğine inanıyorlardı.
Marcos'la komutanlar sohbete koyuldu, ben de çizmeye. Üçü de yani küçük kız da kar maskelerini takmıştı. Bir keresinde, "Maskeleri görünür olmak için takıyoruz," demişti Zapatistalar. Portre yaparken garip bir çelişki.
Üç gün önce Oventic Zapatista komününde beş temsilciyle sohbet ediyordum. Kadınlar da, erkekler de son derece sakindi konuşurken, çünkü kendi gerçekleriydi anlattıkları, tek bir gerçek değil. Tek bir gerçeğe inanmaya eşlik eden sükûnet soğukkanlı bir ilgisizliktir. Onlarınki ise diğerkâm bir sükûnetti. Maskeleriyle insanlıktan uzaklaşmış ya da yabancılaşmış bir halleri yoktu; tam aksiydi bana kalırsa. Yüzlerini gözlerinden okuyordum; yüz ifadeleri içinde, gözlerin iletisi en az denetlenebildiğinden en içten anlatımları yansıtır.
İçtenlikten söz ederken, maske takmayan bir kadının fotoğrafı geldi gözümün önüne o anda. Adı Maria Concepción Moreno Arteaga. Altı oğlunu tek başına büyütmüş. 47 yaşında, Mexico'nun 200 kilometre kuzeyindeki bir köyde yaşıyor, hayatını çamaşır yıkayarak kazanıyor. Üç yıl önce Meksika hükümeti güvenlik güçleri onu, kanun kaçağı mültecilere yardım ve yataklık etmek gibi dayanaksız bir suçlamayla tutuklayarak içeri attı. (Her yıl Honduras, Guatemala ve El Salvador'dan binlerce insan Meksika'dan geçip iş bulma ümidiyle kuzey sınırını aşarak ABD'ye girmeye çalışırken Meksika güvenlik güçlerince geri çevriliyor.) Günün birinde Maria Conception bu durumda olan, paçavralar içindeki altı mülteciyle karşılaşıyor, ülkenin neredeyse yarısını katetmişler, aç ve susuzlar. İçinde bulundukları koşullardan dolayı, "hayır" demek mümkün olmadığından Maria Conception onlara su ve yiyecek bir şeyler veriyor.
Haksız yere hüküm giyip iki yıl hapis yatıyor. Cezaevinde serbest piyasa mallarının logolarını işleyerek kazandığı birkaç pesetoyla vücudunu temiz tutabilmek için sabun ve tuvalet kağıdı satın alıyor.
Fotoğraftaki gözlerin iletisi: Hayır demenin yolu yoktu.
Marcos'un elleri kocaman, parmakları upuzun. Derileri yıpranmış, yer yer nasır tutmuş, dokusu köylülerin elleri gibi. Halk önüne çıktığında sanki bir ulakmış gibi ya dikkatle, ağır ağır ve yüksek sesle yeni duyurusunu okur ya da orada durup kalabalığı kucaklardı. Burada, kulübenin içindeyse farklı bir konumda; teklifsiz ve rahat bir duruşu var, zamanla bir alışverişi yok. Uçağını bir kez daha sağ salim piste indirmiş olan bir uzak mesafe pilotu gibi kollarıyla bacakları gevşemiş. O anda Saint Exupèry ile belli belirsiz fiziksel bir benzerliği olduğunu fark ediyorum: Belki de uzun boylu ve iri yapılı olmalarından kaynaklanan mukayese edilebilir bir çekingenlik ve suskunluk.
Fatihlerin çok geçmeden keşfettiği gibi, Meksika dünyanın en zengin gümüş yataklarına sahip. Ayrıca bir aynalar diyarı. Kimi paramparça olmuş çerçeveli muhteşem aynalar, dahası ışığı yakalayıp yansıtan milyonlarca takı, pul, boncuk, ayna kırığı ve mika parçaları. Bundan iki buçuk yıl önce, Altıncı Lacandon Cangılı Bildirgesi'nde Zapatistalar, "Biz insanların kalplerine dokunduğumuzda, onların acılarına da dokunmuş olduk. Kendimizi bir aynada görüyor gibiydik," açıklamasında bulunmuştu.
Mexico şehri, 20 milyonu aşan nüfusuyla belki de dünyanın üçüncü büyük metropolü. Dizginlenmeyen bir tüketim, yoğun bir kargaşa ve yoksulluk şehri. Bazı semtler tamamen uyuşturucu çetelerinin elinde. İkamete mahsus semtlerde ve bulvarlarda güvenlik kurşun geçirmez yelekli özel korumalarla sağlanıyor. Hava kirliliği korkunç. Trafik felaket. Piedad ırmağı (ki acı anlamına geliyor) doğu yönünde paslı, devasa bir borunun içinden akıyor. Genel taşıtlar asgaride. Üç katlı, üstten geçen otoyollar var. Onların altında yürürken, kulağakaçan misali hızlı davranmak zorundasınız. İşi ve evi olanlar için otomobil sahibi olmak elzem. Kadim Aztek şehri Tenochtitlan sonunda, anonim şirket kapitalizminin benzin-otomobil çıkarlarına hizmet eden bir kavşağa dönüştü.
Her yıl bir milyon Meksika yerlisi ve köylüsü yoksulluktan ve topraksızlıktan yerini yurdunu terk ederek başkente ya da öteki şehirlere göçmek zorunda kalıyor, terk ettikleri yerlerse büyük tarım şirketlerinin eline geçiyor.
Meksika bir mülteciler ülkesi. Kadın erkek 15 milyon insan ABD'de çalışıyor. Memlekete her yıl yaklaşık 25 milyar dolar yolluyorlar. Bu işçilerin büyük çoğunluğu gerekli belgelere sahip değil, dolayısıyla Birleşik Devletler'de suçlu durumunda ve suçlu muamelesi görüyor.
Burada olanlar Sovyet goulaglarının küçük bir numunesi. Orada tutuklular yorgunluktan tükeninceye kadar çalıştırılırdı. ABD'de ise işçiler, gerçekten kanundışı ilan edilene kadar suçluymuş gibi peşlerine düşülüyor.
Bu arada Mexico şehrinde her saniyede dalavereler, fırsatlar, şakalar, seçenekler, gündelik işler, şeref ya da cevabı verilmemiş soruları içeren milyonlarca bakış teati edilir.
Zapatistalar'a göre, "Tarih sadece güçlüler için yukarı doğru yükselen bir hattır. Onların bugünü daima doruktadır. Aşağıdakiler için ise ancak geçmişe ve geleceğe bakılarak cevap verilebilecek bir sorudur tarih; dolayısıyla yeni sorulara yol açar."
Kaşları inceliyorum, alnın aşağısındaki çizgileri, gözlerin etrafındaki halkaları, maskeden dışarı çıkan iri burnu. Fiziki sesi mesafeli ama aynı zamanda ikna edici. Yazılı ses ise apayrı bir konu. Genel kanıya karşın, gerçek bir yazarın sesi nadiren kendi sesidir (belki de hiçbir zaman olmamıştır); o, yazarın kurduğu yakınlıktan ve yollarını gözleri bağlıyken bile bulabilen ve hiç konuşmadan onu yönlendiren ötekilerle özdeşleşmekten doğan bir sestir. Yazarlık mizaçtan değil, güvenden kaynaklanır.
Başının oylumunu çizerken, Zapatista iletilerinin yazarı olarak sesinin çıktığı yeri nasıl tarif edeceğimi, etrafına nasıl bir çizgi çekmem gerektiğini düşünüyorum. Dünyaya nereden sesleniyor?
Fiziksel olarak ses buradan, topraklarını geri alarak ekip biçen, orada okullar, köy merkezleri, sağlık evleri inşa eden yerli halkın denetimindeki Chiapas'ın sarp sıradağlarından geliyor. Ancak simgesel olarak nereden geliyor bu ses?
Küçük kızı güldürdü az önce. Gülünce kızın maskesi bir köpek yavrusunun göğsü gibi soluyor.

İlerleme ve devrimin öncüsü
Soruma cevap bulmak için şehre dönelim. Şehrin ana caddesinin adı inanılmaz olsa da hâlâ Insurgentes (İsyancılar) Caddesi. Şehrin merkezinde Avrupa başkentlerinin ya da çeşitli ülkelerin adlarını taşıyan düzinelerle sokak var. Zira bundan yüzyıl önce Meksika kendini ilerleme ve devrimin öncüsü olarak görüyordu.
Santa Maria de Guadalupe'un kilisesini ziyarete gidenlerin sayısıyla yarışacak sayıda Meksikalı, hayatının bir döneminde mutlaka ailesiyle Diego Rivera'nın fresklerini, Meksika Halkının Destanı'nı görmeye gider. Bu muazzam duvar resmini sanat kaygısıyla değil, geçmişi hatırlamak ve yazgısı hakkında düşünmek için ziyaret eder.
Onu çini mürekkebiyle çizmekten vazgeçip karakaleme döndüm; deneme kabilinden, daha kararsız, daha yıpranmış bir izlenim veriyor karakalem. Mürekkep başından itibaren ne söyleyeceğini bilir, karakalem dinler.
Rivera'nın, yakın zamana kadar hükümet binası olarak kullanılan, Başkanlık Sarayı'nın giriş merdivenini taçlandıran duvar resimlerinin gücünü ve cesametini hiçbir röprodüksiyon yansıtamaz. Çoğunlukla Michelangelo'nun Sistina Şapeli ile karşılaştırılması anlaşılabilirse de, asıl "Son Yargı" ile karşılaştırılabilir, tavan resimleriyle değil.
Frida Kahlo'nun Fil takma adını yakıştırdığı Diego, herhangi birimiz gibi sıradan bir insandı. Kimi zaman şamatacı, kimi zaman bozguncu, bazen tembel, çoğu zaman tutarsızdı. Ne ki, resim yapmaya, içinden çıktığı insanların hikâyeleriyle duvarları canlandırmaya hazır olduğunu hissettiği anda bambaşka biri oluyordu; o zaman muazzam bir tarihsel perspektif içindeki her türlü özelliği ve inanılmaz incelikteki ayrıntıları gözden kaçırmayan bir tutarlılık gösteriyordu. Merdivenlerin başında durduğunuzda bu devasa ressamı bin yıllık bir tarihin yarattığını hissediyordunuz, tersini değil.
Kolomb öncesi uygarlıklara, Tenochtitian'ın pazar yerlerine, 300 yıllık İspanyol sömürgeciliğine, 1821'de sona eren Bağımsızlık Savaşı'na ve 1910 Devrimi ile nihayet bulacak olan, bu savaştan sonra gelen en önemli yüzyıla ait bambaşka bir gelecek özlemini yansıtan yüzlerce insan boyunda figür -kötülükleriyle ün salmış ya da adı sanı bilinmeyen insan figürlerinin tümü- zulme karşı yükselen feryatlara rağmen, büyük bir enerji ve süreklilik içinde, birarada adeta kardeşçe bir çağrıda bulunuyor. Ayrılmak üzere merdivenlerden inen Meksikalı ziyaretçilerin her birine resimdeki çiçek satıcıları, resimdeki sepetlerin içindeki resmedilmiş kalla zambaklarından sunuyor birer tane.

Tutulmayan vaatler mezarlığı
Aynı zamanda belki Michelangelo'nun Son Yargı'sındaki karmaşanın aklıma takılması da bu yüzden, bu duvarlarda sergilendiği şekliyle modern Meksika'nın siyasi tarihi ve resmedildikleri günden bu yana yaşananlar, muazzam bir tutulmayan vaatler mezarlığıdır.
Esaret türlerinden biri ötekini izledi, yeni keşfedilen baskı ve ayrımcılık düzenleri eskilerin yerini aldı, yeni yoksulluk biçimleri icat edilerek dayatıldı, doğal kaynaklar kuzeydeki gringolar tarafından ciddi şekilde talan edilmeye ve çalınmaya başlandı, yerli halkın mirasına ise giderek el konuldu. Sadece Emiliano Zapata'nın 1919'da, katledilmezden önceki, "toprak ve özgürlük!" feryadı gerçekliğini korudu.
Artık sadede geliyorum. Tutulmayan vaatlerin kapladığı geniş alanla halkın adalet beklentisi arasındaki derin yarık bir şekilde doldurulmalıydı; PRI'dan (Devrim İçin Parti) başlayarak, 70 yıldan beri başlıca siyasi partiler bir zamanların siyasi söylemini çöplüğe çevirdiler. Tutulmayan vaatler, arkasında durulmayan öneriler, yarım bırakılan girişimler, yasaları hiçe saymalar...
Tüm ilkeler kişisel çıkarların dışında anlamını kaybetti. Siyasi söylem, seçim kampanyaları, anonim şirketler medyasında yer alan konuşmalar sistemli bir şekilde eski Yunanlıların politici'ye karşıt olarak idioti (çıkar gözetenler) dedikleri aldatmaca ve saptırmalara indirgendi.
Neoliberalizmin iktisadi faşizm hegemonyası altında bu durum artık dünya çapında bir olguya dönüşüyor. Yerel ve küresel direniş için bir örnek teşkil eden Zapatista iletilerinin sesi işte bu yarıktan yükseliyor.
"Tepeden çözümlere hayır! Dipten, en dipten çözümlere evet. Biz sonucun kullanılan yöntemleri haklı kıldığına inanmıyoruz. En nihayetinde yöntemlerin bir tür sonuç olduğunu düşünüyoruz. Ereklerimizi oluştururken bir yandan da mücadelemizi sürdürmenin yöntemlerini tasarlıyoruz. Bu yüzden, kimi zaman naif hatalar yapsak da söylenen söze, dürüstlüğe ve içtenliğe çok değer veriyoruz".
Resmini yaparken beni seyrediyor ve gülümsüyor. İki tür tebessüm var (pek çokları arasında): Biri yeni bir nüktenin ödülünü işitmek için beklerken, ötekiyse bildik bir nükte hatırlandığı zaman. Onunki ikincisi.
Morelos eyaletinde Acamilpa adında bir köydeydim, Emiliano Zapata'nın köyü. Milpa, mısır tarlası anlamına geliyor, mısırın yanı sıra başka bitkiler de yetişiyor bu tarlalarda; kuşlar, böcekler, çeşitli hayvanlar birarada yaşıyor. Bana tuhaf bir şekilde aşina gelen yaşlı bir kadının yüzünü tasvir etmek istiyorum size. Pekâlâ Alpler'deki köyümden gelmiş olabilir; yoksa yaşlılık mı hepimizi aynı köye götüren? Her ne hal ise, bir Cumartesi akşamıydı ve küçük çiftlik evinin avlusu beyaz keten örtülü masalarla donatılmıştı; birisinin doğum günüydü, az sonra konuklar gelecekti. Akordiyoncu çalgısını çalmaya başlamıştı. Muhtemelen Emiliano Zapata henüz çocukken dikili olan görkemli bir akasya ağacı vardı avluda. Masalardan birinde çevre köylerden gelmiş 13 ihtiyar oturmuş, sularının yönünün değiştirilmesine ve emlak simsarları tarafından gasp edilmesine engel olmak için sivil bir itaatsizlik eylemi örgütlüyorlardı. Sırayla, düşüne düşüne ve dikkatle konuşuyorlardı. Müziği ağır ağır pişen, daha sonra yenecek bir yemek gibi kabullenmişlerdi. Yaşlı kadının yüzü yanıktı, rüzgar yediği belliydi, ışıltılı gözleri rüzgarların geldiği uzak diyarları gözlemeye alışkın olduğuna işaret ediyordu. Doğum günü şenliği için evle akasya ağacının arasına renkli balonlar asılmıştı. Kadın bana şunları söyledi:
Ben yaşayacağım kadar yaşadım, artık geleceği düşünüyorum. Torunlarımı ve onların çocuklarını. Onların nasıl yaşayacağını. Onların uğruna direnmemiz gerekiyor. Bugün bizi yönetenler tüm köylüleri ve Yerli topluluklarını yok etmek istiyor; çünkü topraktaki her bir tohumu ve dağlarımızdan inen suları ele geçirmek istiyorlar. Bu yüzden bize ait olan şeyleri çalmalarını engellemek için kamyonlarının önünü kesiyoruz... Ayakta ölmek dizüstü ölmeye yeğdir.
Benimkiler kadar ak, uzun saçlarını rüzgâra açık yüzünden geriye çekip bir topuz yapmıştı.
Marcos'un her iki bileğinde birer saat var. Biri barış zamanı için. Öteki savaş. Zapatistalar savunmaya geçtiklerinde, iletilerinin engellenmesi ihtimaline karşı farklı bir program uyguluyorlar.
Her neyse, bazen zamana, nasıl bir zaman olursa olsun, meydan okuyan durumlar vardır.
1996'da San Andrès şehrinde hükümetle Zapatistalar arasında, Yerli halkın haklarının tanınacağını taahhüt eden resmi bir sözleşme yapıldı ancak bu sözleşmenin koşulları hiçbir zaman yerine getirilmedi. İşte bu şehirde bulunan San Andrès Apôstol Kilisesi'ndeki Meryem Ana'nın ve azizlerin heykellerinin üzerinde elde dikilmiş ve işlenmiş kumaştan giysiler vardır.
Geçen hafta bir öğle vakti oraya uğradım, zira Acamilpa'daki gibi müzik sesi gelmişti kulağıma. Oldukça eski ve değişik bir müzikti bu. İçerde bebeklerini sırtlarına bağlamış iki Yerli genç kadın ve onlardan biraz ötede iki erkek vardı. Papaz yoktu. Dördü çok sesli bir ilahi okuyordu. Kilisenin zemininde, çoğu cam kavanozlar içinde binlerce mum yanıyor, yan taraftaki aralık kapıdan gelen esintiyle alevleri titreşiyordu. Kadınlardan biri şarkı söylerken bir yandan da elindeki buhurdanlığı sallıyor, tütsüden çıkan duman alevlerin üzerinde çiçekleri andıran bir sis oluşturuyordu. Yıl, mevsim, gün, saat unutulmuş ayrıntılardı. Ta ki bebeklerden biri acıkıp ağlayınca, annesi ona meme verinceye değin. Öteki kadın San Andres'in heykeli için getirdiği giysinin katlarını düzeltiyordu elleriyle; eskisini değiştirmenin ve yıkamanın zamanının geldiğini biliyordu.

 


Maskenin arkasındaki ve irice burnun altındaki ağız ve gırtlak, yarıktan seslenerek ümidi dile getiriyor. Elimden geldiğince çizdim.
Muhtemelen şu sırada Zapatistalar tehlike altında. Onlara yönelik herhangi bir saldırı, ileriyi görmekten aciz olup böyle bir örneğin yok edilebileceğine inananlardan gelecektir.

Çeviren: Beril Eyüboğlu



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:28 | etiket:  

İki dinin kıskacında Türkiye

Ezberini bozmak ve 'doğru' olanı desteklemeyi düşünmek meşakkatli iş. Onun için, 'Türban çağdışıdır' diyenlerin, başta AB olmak üzere hiçbir çağdaş gelişmeyi desteklememesi çok öğretici

 

 (96 defa okundu)

 

BASKIN ORAN

Zavallı Türkiye. Başka sıkıntısı yok, saçma sapan ve adı bile uyduruk olan "türban" konusunda iki fundamentalizmin kuyruğunda çarpılıyor. Bunlardan biri köktenmilliyetçilik, diğeri köktencemaatçilik. Biri diyor ki: 'Hiçbir yerde taktırmayız!' Öteki de: 'Her yerde takarız!'.
Oysa bu çarşafa, pardon türbana dolanmanın çözümü basit: Reşit kişiler arasında devlet hizmeti alan takaaar, devlet hizmeti veren takamaaaz! Çünkü hizmet alana taktırmamak insan hakları ihlalidir, hizmet verenin takması ise devletin tüm inançlara eşit mesafede durması kuralının ihlalidir.
Kimse de bunları susturup demiyor ki: 'Din'in ve milliyetçilik'in hakim olduğu yerde insan'ı arama, bulamazsın'. Demiyor ki: 'İnsan hakları, devlet'e ve cemaat'e karşı mücadeleyle inşa edilen sığınaktır'. Demiyor ki: 'Üniversiteli gencin başına ve beline karışılmaz!'. Demiyor ki: 'Batı'da üniversiteli gencin giyeceğine karışmayı düşünürsen müşahede altına alırlar!'.
Demiyor ki insan açısından: Din ile milliyetçilik aynı şeydir. Devlet ile cemaat aynı şeydir. Başa giyilene karışmakla öteki tarafa giyilmeyene karışmak aynı şeydir.

Köktenmilliyetçilerin ezberi
Önce 'kamusal alan!' dediler. Sokak da kamusal alandır; türbanlıları sokağa da mı çıkartmayacaksın, dedik. Bu sefer: 'Devlet daireleri!' dediler. Postane de devlet dairesi; pul almaya giden kadının başına da karışacak mısın, dedik. Tabii, erkeklere karışamadıkları da işin cabası.
Anlamıyorlar. En canım-ciğerimden e-posta alıyorum: 'Ulan! Molla, hacı, hoca ve dindar bir adam olsan eyvallah. Neden, neden, neden?'
Anlamıyorlar ki Mülkiye'deki "Milliyetçilik, küreselleşme, azınlıklar" dersine bu kızların girememesinin anlamı, kendileri gibi türbanlı yavrular doğurmak üzere evde koca beklemeleridir.
Anlayamazlar, çünkü böyle büyütüldük: Bir fikri destekleyeceksen, senin menfaatine uygun olması lazım; birini destekleyeceksen, senin "klan"ından olması lazım.
Ezberini bozmak ve "doğru" olanı desteklemeyi düşünmek meşakkatli iş. Onun için, "Türban çağdışıdır" diyenlerin başta AB olmak üzere hiçbir çağdaş gelişmeyi desteklememesi çok öğretici.
Mihenk taşı oldu. Akdeniz Rektörü 'Kopya çekerler' dedi. Ankara Rektörü (sanki türbanlı kızların memuriyete alınmamaları çok umurundaymış gibi) 'Beni niye böyle okuttunuz, diyecektir' dedi. İstanbul Rektörü 'Belki hiç hakkımız olmadığı halde türbanlı bir öğrenciye Cumhuriyet ilkelerinin kıyafetlerine aykırı diye hak ettiği notu vermeyeceğiz' diyebildi (Sabah, 03.02.08). Yargıtay Başkan Vekili ise açıkça "beyan-ı rey" ederek buna tunç kafiye tutturdu: "Hukuki eylem yaparız" (Radikal, 05.02.08). 301'deki esas sıkıntının yargıdan kaynaklandığını unuttu, ayrıca Yargıtay'ı da Anayasa Mahkemesi yapıverdi.
En sıkıştıklarında, 1 milyar YTL'lik soru: 'Ya, başı açık olanlara baskı yaparlarsa?'. Evet, tüm hükümetlerin gidip de Allahın mezrasında oy için açtığı "üniversite"lerde yapabilirler de. Çünkü, bırakın Fransa'nın bile laikliği koskoca Aydınlanma'ya rağmen tam bir asırda anca öğrendiğini, 85 yıl baskı gören muhtemelen baskı yapacaktır; Allah hiçbir azınlığı çoğunluk yapmasın. Hiç mi duymadınız, pedofillerin (hâşâ huzurdan, sübyancı oluyor) kendi çocukluğunda bunu yaşamış olduklarını?
Ha, o zaman benim gibiler kalkarlar, o baskıyı yapacak köktencemaatçilerin cemaziyelevveline öyle bir okurlar ki, cihan şaşar kalır. Ama bu apayrı bir mücadeledir. Önce zorla açtıranın karşısına dikiliriz, sonra da zorla kapattıracak olanın.
Üstelik, biz demokratlar Nasrettin Hoca fıkrası da değiliz. Testiyi kırabilir diye kimseye peşinen vurmayız.
Bir de, bu köktenmilliyetçilere öğretiriz: Ceza hukukunda Zanardelli Raporu'ndan ve 1890 İtalyan Ceza Kanunu'ndan beri "niyet" cezalandırmak yoktur. Yüz yirmi yıldan bu yana sadece "fiil" cezalandırılıyor efendim...
Son olarak, hazırolda: 'Fiil olduğunda çok geç olacaktır! İran'da komünistler...' ezberini okuyabilirler. Mazurdurlar, çünkü İran'da Şah döneminin tam bir istisna olduğunu, İran altyapısının şeriatı doğal ve kural kıldığını öğrenmemişlerdir.
Zaten, en sinirime dokunan da bu İran örneği. Muhteremler 'Türkiye İran mı olsun?!' demeyi akıllarına getirirler de, Türkiye'nin esas şu anda İran olduğunu akıllarına getirmezler. İran'da başı açık kızı üniversiteye sokmuyorlar, Türkiye'de de başı kapalı kızı. Bundan mükemmel paralelizm mi olur? Özdemir Asaf bunlar için yazmış olmalı: 'Ben sana paralel, sen bana paralel, paralel paralel paralelli, tralel tralel tralelli'.

Köktencemaatçilerin ezberi
"Bunlar artık burjuva" dedik ama, izahlı-içtihatlı söylemek lazımdı: Sınıf atlamak zor iştir; tek kuşakta olmaz. Gülünçlük de edebiyata buradan geçmiştir zaten; Molière taa 1670'te Kibarlık Budalası'nda neyi anlatıyordu ki?
İsteyen gülünç olabilir. Ama zararlı olmaya izin yoktur. Sen bir yandan türbanı serbest bırak ama zorunlu din dersi belasına ilişme. Arkasından, imam-hatip'lerin katsayısını artırmaya soyun. Bir yandan da, lokantaların içki ruhsatlarını iptale devam!
Üstelik, bu keş memlekette sigara yasası bile çıkarmış hükümet olarak iki yıldır 301'e dokunma veya "Türklük" yerine "Türk milleti" koyacağım deyip bizlerle alay et. Devam edeyim mi? Vakıflar Yasası'nın zaten hazin olan hükümlerini daha da sünnet et.
Ey muhteremler, din birleştirmek içindir, bölmek için değil. Bırakın ateistleri, en azından 12 milyon Alevi'yi yabancılaştırarak memleketi bölüyorsunuz. Üstelik, iftar miftar diye adamlarla alay ediyorsunuz. (Eyvah, "adam" dedim! Yargımız kanun çıkartarak bunu yasakladı. Prof. Atilla Yayla daha yeni 15 ay yedi! Bir de düz memur tarafından "kontrol" edilecek!)
Ama, haklısınız. Çocuk gördüğünü yapar. Köktenmilliyetçilerden siz 85 yıldır böyle gördünüz: Milliyetçilik de birleştirmek içindir ama, gayrimüslimleri ve 15 milyon Kürt'ü yabancılaştırarak memleketi bölmüştür...
Kırk satırla, kırk katır. Türkiye size mahkum mu be kardeşim?



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:28 | etiket:  

Türbana özgürlük mü?

Türbana özgürlük mü?
AKP ile türban ittifakı MHP'ye pahalıya patlayacağa benziyor. Partinin emekli askerlerle arasına ilk kez kavga girdi.
AKP'nin, demokratik anayasa reformu önerisi çerçevesinde yükseköğretimde türban yasağını, çok daha geniş bir özgürlük hamlesi içinde olağanlaştırma fırsatı varken, salt türban merkezli bir hamleye yeltenmesi, kendisinin de türbanı olağandışı konumda tutmak arzusunda olduğuna işaret ediyor

 

(102 defa okundu)

 

AHMET İNSEL 

Yükseköğretim kurumlarında başörtüsü/türban yasağı uygulaması, Türkiye'deki vesayetçi-otoriter rejimin katıksız bir ürünüdür. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımını engelleyen yürürlükteki bir dizi yasa maddesi ve uygulama gibi. Yurttaşlık haklarına eksiksiz biçimde sahip olan, olması gereken bir bireyin, kendi tercihiyle benimsediği bir kıyafetin parçası olarak türban/başörtüsü, demokratik bir toplumda yükseköğretim kurumlarında bir yasak nesnesi olamaz. Olduğu zaman, üniversite camiasına aykırı başka bir dizi yasağın, otoriter uygulamaların tamamlayıcı parçası haline gelir. Nitekim bugün üniversitelerin büyük çoğunluğunda hakim olan yönetim zihniyeti bu durumu gözler önüne seriyor.
Yasal olarak anne ve babasının vesayetinden çıkmış bir genç kadının dininin gereği olarak mı, bir cemaate aidiyetin işareti olarak mı, dindar olmayan ailesine veya çevresine karşı çıkmak için mi ya da arkadaşlarına uymak veya bunu estetik olarak beğendiği için mi başını örttüğünü ancak o bilir. Ve sadece onun bilmesi gerekir. Üstelik, türban, başörtüsü, GATA fiyongu, çene altı iğnesi vb. kullanımlar yasaların yasakladığı simgeler olmadıkları için, simge olarak kabul edilseler dahi, kullanımları üniversite öğretimi hakkını kazanmış bir kişinin önünde engel teşkil edemez. Zaten tam da bu nedenle, üniversitede türbanın serbest bırakılmasını hedefleyen bir yasal girişiminin açık veya dolaylı biçimde bunu dinsel gereklerle ilişkilendirmesi son derece sakıncalıdır. Bu durumda laiklik ağır biçimde yaralanır. Başları örtülü kişiler üniversitede öğrenci olabildikleri için değil, bunun yasal gerekçesi dinsel bir gereklilikle ilişkilendirildiği için laiklik yara alır.
Türbanın serbest bırakılması girişimine, dinde böyle bir gereklilik yoktur iddiasıyla parlamentoda karşı çıkan laikçiler de bu nedenle laiklik ilkesini ihlal ettiler. Bu yaklaşımdan hareket edersek, İslam dininin farz olarak kabul ettiklerini de yasalara ilave etmemiz veya zamanında Ali Bulaç'ın önerdiği gibi, her dinsel cemaatin kendi şeriatına uygun yasalara tabi olduğu bir dinsel cemaatler topluluğuna geçmemiz gerekir.

AKP-MHP ittifakı
Başın ne biçimde örtülürse yükseköğrenim hakkını engellemeyeceğinin kanunda tarifi, tektipçi zihniyetin, gardırop modernciliğinin açık bir tezahürüdür. İlhamını GATA'dan alması da zaten yeteri kadar anlamlıdır. Böyle bir uygulamanın sonucu, birçok üniversitede cevval yöneticilerin, ortaeğitimde kapıda saç-sakal ya da etek dizboyu denetimi yapan müdürler gibi üniversite kapılarında denetim yapması olacaktır. Üniversitede türban hakkının değil, bir kez daha üniversitede otoriter zihniyetin pekişmesine, ötekini ezerek kendi iktidarını sergilemek ateşiyle yanıp tutuşanların bu eğilimlerini tatmin etmelerine yeni bir fırsat kapısı açılacaktır. Bugün türbanlı ya da türbansız, üniversitelerimiz bir özgürlük yuvası değildir. Bu üniversite yapısı, bu otoriter kurallar ve merkeziyetçilik, bugün türbanlıyı ezer, yarın türbansızı.
AKP'nin yükseköğretimde türban yasağını MHP desteğiyle kaldırmasını, müttefiği MHP olduğu için ve sadece bu nedenle eleştirmek elbette bağnazlıktır. MHP geçmişte bir dizi demokratikleşme paketine olumlu oy verdi. Başka bir dizi benzer girişimi de engelledi. Sorun, MHP'nin desteğinin koşulunun başka demokratikleşme, başka temel hak ve özgürlük hamlelerinin ötelenmesi, uykuya yatırılması olmasıdır. Bu bir tahmin değil, ittifakın açıkça ifade edilmiş koşuludur. Ayrıca, öngörüldüğü gibi anayasa değişikliklerini tamamlayan yasa değişikliğinin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesi durumunda, yeni bir hamle yapmak için AKP'nin eli MHP'ye daha da bağlı hale gelecektir. Böyle bir milli ve manevi değerler ittifakının geçmişte ne demek olduğunu biliyoruz.
Bunlara rağmen, eğer AKP hükümeti, 1982 Anayasası'nın değişmesi yasak olan maddeleri dışında kalan maddelerin büyük bölümünü değiştiren demokratik ve sivil bir anayasa reformunu gündeme getirmemiş olsaydı, salt türbana ilişkin girişiminin iç tutarlığı daha güçlü olurdu. Evet, bir hak ihlali varsa, sadece bu mağduriyetin giderilmesini giderici girişimlerde bulunmak demokrasi açısından sakıncalı değildir. Yeter ki bu girişim, hak ihlalini gerçekten giderici içerikte olsun. Yeter ki üzerindeki yasağın kaldırıldığı hakkın kullanımının ileride yaratabileceği başka hak ihlallerini de engelleyici bir bütünlük içinde mağduriyet giderilsin. Serap Yazıcı'nın ısrarla belirttiği gibi, bu yasağın kalkmasıyla birlikte, başı açık üniversite öğrencisi kızların üzerinde uygulanması muhtemel baskıları yok edecek önlemlerin de dikkate alınmasını talep etmek, yorgunu yokuşa sürmek değildir.
AKP'nin demokratik anayasa reformu önerisi çerçevesinde, yükseköğretimde türban yasağını çok daha geniş bir özgürlük hamlesi için sıradanlaştırma, olağanlaştırma fırsatı varken, salt türban merkezli bir hamleye yeltenmesi, bilinçli ya da bunun bilincinde olmayarak, kendisinin de türbanı olağandışı konumda tutmak arzusunda olduğuna işaret ediyor. Bu da bir siyasal tercihtir ama burada söz konusu olanın artık üniversiteye başı örtülü girmek isteyen kadınlara verilmesi gereken bir hakkı aştığını da kabul etmek gerekir. Bu durumun, erkek egemen ve ataerkil geleneklerin hakim olduğu bir toplumda, bir kez daha dindar ve laikçi erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyet mücadelesinin bir yansıması olduğu kanaati güçlenir.
Son olarak, türban konusu kapsamlı bir anayasa değişikliği içinde yer alsa da, benzer gerginliklerin belki çok daha fazla yaşanacağı, dolayısıyla şimdi veya daha sonra bu gerginliğin yaşanmasının kaçınılmaz olduğu tespitinden hareketle, türbanla sınırlı bu girişimi desteklemek de elbette mümkündür. Ve demokratik bir duruş açısından çelişkili değildir. İnceldiği yerden kopsun demek de. Ne var ki, bu girişimin çeşitli konularda oluşmaya başlayan otoriter-muhafazakâr bir ittifakın bir parçası olduğuna dikkat çekmenin, Kemalizm'e göz süzmek olarak değerlendirilmesi düşündürücüdür. Bir özgürlük hakkının savunulma tarzındaki tutarsızlıklara ve bu hakkın kendisinin gerçekten hayata geçmesi girişiminin zaaflarına dikkat çekmek, o hakkın verilmesine karşı çıkanlarla aynı kampta, yanyana yer almak olarak değerlendiriliyorsa, eleştirel düşünce taraftar zihniyetine feda ediliyor demektir.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak'ta 7 Şubat'ta yayımlanan yazısında, "Devletçi ve Kemalist refleksin toplumsal meşruiyete kavuşması ancak cemaatçi bir siyasi kavganın, bireysel özgürlükler bakışı üzerinde hükümranlık kurmasıyla mümkün olur" diyor. Bunu daha kapsayıcı biçimde, otoriter ve vesayetçi refleks olarak adlandırarak, bu değerlendirmeye bütünüyle katılıyorum. Yükseköğretimde türbana tektipçi, cemaatçi tınılı bir serbestlik tanınması girişiminin sakıncaları ile ilgili anlatmaya çalıştığım işte tam budur. Türbana değil, bireylere özgürlük esastır.



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:27 | etiket:  

 

 Çin dergileri geldi!

Çin dergileri geldi!

 

 (12 defa okundu)

Çin'in önemli dergilerinden üçü; haftalık 'Beijing Review', aylık 'China Today' ve 'China Pictorial' dergileri TUCEM (Çin İktisadi Eşleştirme

 

Merkezi) tarafından Türkiye'de okuyuculara sunuluyor. Çince, İngilizce, Almanca, Fransızca ve Japonca yayınlanan Beijing Review; Çin

 

devletinin dünyaya ve ekonomiye bakışına, China Today; Çin'deki toplumsal yaşama ve etnik gruplara, China Pictorial ise Çin'in kültürel, sanatsal olaylarına ve

 

coğrafi mekânlarına fotoğraf ağırlıklı olarak yer veriyor. (TUCEM-0212 268 70 75)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:26 | etiket:  

Rock konserinde izdiham: 10 ölü

11/02/2008 (1793 kişi okudu)

AA - CAKARTA -

 

Endonezya'nın Batı Java eyaletinde bir rock konseri sırasında meydana gelen izdihamda 10 kişi ölürken, çok sayıda izleyici de yaralandı. Az bilinen yerel bir rock grubunun Batı Java eyaletindeki Bandong kentinde verdiği konserde yaşanan olayın ardından Endonezya polisi soruşturma başlattı.

 


İlk bulgulara göre organizatörler izdihamın hemen öncesinde bedava içki dağıttı. Olayla ilgili 15 organizatör sorguya çekiliyor. Ancak, izdihamın, yüzlerce insanın aynı anda alanı terk etmeye çalışması sırasındaki panik sonucu yaşandığı da söyleniyor. Ölenlerin çoğunun lise öğrencileri olduğu belirtilirken, bin kişilik konser

 

alanına bin 500 seyirci alınması da felakete yol açan sebeplerin başında geliyor. Organizatörleri sorgulayan polis henüz kimseyi tutuklamadı. Ölümlerin

 

boğulmaya bağlı olarak gerçekleştiği açıklandı. Olay akıllara 2000'de Danimarka'nın ünlü Roskilde festivalinde olanları getirdi. O zaman da, Pearl Jam konseri sırasında yaşanan yığılma sonucunda sekiz kişi ölmüş, 25 kişi ağır yaralanmıştı.



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:25 | etiket:  

İngiltere'de 17 bin 'namus' kurbanı

İngiltere'de 17 bin 'namus' kurbanı
The Independent gazetesi dünkü sayısında kadına yönelik şiddete dikkat çekti.
Kadına yönelik şiddet sınır ve gerekçe tanımıyor... İngiltere'de resmi rakamlara göre her yıl 17 bin kadın şiddet mağduru. Gerçek sayıysa kat kat fazla. Yoğunluk, Asya kökenli ailelerde...

11/02/2008 (1729 kişi okudu)

LONDRA - Namus, töre, gelenek gibi gerekçeler dünyanın her köşesinde kadınların şiddete maruz kalmasına, cinayetlere kurban gitmesine neden oluyor. Uluslararası Af Örgütü'nün rakamları her üç kadından birinin şiddet gördüğünü gösterirken, dün İngiliz basınının önde gelen gazetelerinden The Independent, ülkelerindeki namus cinayetlerinin yarattığı endişeyi manşetine taşıdı.
'Her yıl kadınlara yönelik 17 bin saldırı' başlığıyla yayımlanan haberde İngiliz polisinin ülkede her yıl 17 bin kadının namus bahanesiyle işlenen şiddet suçlarının kurbanı olduğunu söylediğine dikkat çekildi.
Habere göre devlet de namus suçları ve zorla evlendirmeye karşı yürüttüğü mücadeleyi genişletiyor. Resmi rakamların buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu söyleyen Polis Amirleri Derneği'ne göreyse zorla evlilik, kaçırılma, cinsel taciz, dayak ve namus nedeniyle aile içi cinayete kurban giden kızların gerçek sayısı resmi rakamlardan 35 kat fazla. 11 yaşındaki çocukların bile evlendirilmek üzere ülke dışına yollanması dışişleri bakanlığını harekete geçirdi ve Bangladeş, Hindistan ve Pakistan'daki büyükelçiliklerden geçtiğimiz yıllarda zorla evlendirilen İngiliz vatandaşlarına yardımda daha aktif olmaları talebinde bulunuldu.
İçişleri Bakanlığı da namus temelli cinayetlere karşı hareket planı oluştururken yıl sonuna doğru yürürlüğe girecek yeni Sivil Korunma Yasa Taslağı mahkemelere zorla evlilikle mücadelede daha fazla yetki veriyor.

Zorla evliliğe müdahale ediliyor
Devletin Zorla Evlilik Birimi geçtiğimiz yıl ilgilendiği 400 vakadan 167'sinde evlendirilmek üzere yurtdışına götürülen genç İngilizlerin ülkeye geri dönüşünü sağladı. Zorla evlendirmenin kurbanı sadece kadınlar değil. İçişleri Bakanlığı verilerine göre vakaların yüzde 15'i erkeklere ait.
Polis Amirleri Derneği'nin namus şiddeti biriminin başındaki Steve Allen, Zorla Evlendirme Birimi ile birlikte yılda toplam 500 vakaya baktıklarını söylüyor. Allen'a göre, istatistikler kurbanların ancak 35 kez şiddet deneyimine maruz kaldıktan sonra şiddeti rapor ettiğini gösterdiğine göre ancakbu rakamı 35 ile çarpmak gerçek rakamlara yaklaşmaya olanak verebilir.

İntihar oranı da yüksek
Eviçi Şiddet Çalışma Grubu Başkanı Marilyn Mornington kurbanların yardım istemekten korkmasının ardında cezalandırılma korkusu ve otoritelerin problemi anlamada eksik kalmasının olduğunu belirtiyor.
Habere göre namus cinayetlerinin yarısında kadınlar kocaları tarafından öldürülürken kimi zaman da cinayeti işleyenler erkek akrabalar ya da kiralık katiller olabiliyor. İngiltere'deki Asya kökenliler arasında artan intihar eğiliminin sebebi de yine namus şiddeti. Yaşları 16 ile 24 arasında değişen Pakistan, Hindistan ve Bangladeşli kadınlar arasındaki intihar oranı ulusal ortalamanın üç katı.
(The Independent)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:24 | etiket:  

Nur Çintay A. Bayrak benleri


11/02/2008 (2702 kişi okudu)

Nerdeee. Kış mitingleri, yaz mitinglerinin yanında yaya kalıyor. Ay yıldızlı straples bluzlar yerine, ancak elmacık kemiği, kaş devamı, allık bölgesi ve gamze mahalline yerleştirilen bayrak benleri. Gazetelerde çok fazla yer almadı ama ajansların geçtiği fotoğrafların rehberliğinde gördük ki bu son mitinglerin trendi de bu oldu: Birkaç ayrı bayrak motifli çıkartma ben. İşlevsel de: Oynak kırışık bölgelerine yapıştırıldığı takdirde, mimik yapmayı engelleyip botoks yerine de geçebilir!

Tuğçe Baran'ın siyaset yazıları
Çok uzun zamandır Vatan gazetesinin en iyi yanı, Tuğçe Baran'ın siyaset yazıları. "Kimse özgürlüğün ne olduğunu bilmiyor" diye başlayan dünkü yazı da pazar günü okuduğum en iyi köşelerdendi.
"Gerçek, saf, katıksız, 'ama'sız düşünce, ifade ve davranış özgürlüğünden bu ülke komple bihaber.
Böyle bir konu zihinlerimize, dimağlarımıza HİÇ girmemiş.
Artık iyice azıtmış olan türban tartışması 'özgürlükçü' ile
'non özgürlükçü' arasında bir tartışma değil.
Bu 'Sizi Aramızda İstemiyoruz' ile 'Sana Mı Soracağım Ulan' arasında bir tartışma.
'Ülke topyekun benim istediğim gibi olsun-herkes az dindar olsun-Avrupai görünsün-birbirimize iyi akşamlar efendim diyelim-şarap içelim-mayo giyelim-Atatürk'e tapalım-ama öyle marjinal falan da olmayalım-bana rica ederim Kürtçe eğitim serbestisi demeyin'cilerle 'Hayır, benim istediğim gibi olsun-evli ve çok çocuklu olalım-örf ve ananelerimize sahip çıkalım-dizilerde içki miçki içilmesin kardeşim-çocuklarımıza din eğitimi verelim-dinime laf edeni yakarım-kadınlara bayan diyelim-örtünmek özgürlüktür-açılan kadının değeri düşer-eşcinsellik hastalıktır'cılar arasında bir tartışma.
Farklı dünyaların insanları gibi görünüyorlar ama aslında aralarında zırnık fark yok. Tam ve saf özgürlükten her iki tarafın da haberi yok." (...)
"Peki üniversitelerdeki türbanlı erkek öğrencileri ne yapacağız? Bilmem farkında mısınız ama türbanlı erkekler takır takır okuyor, takır takır mezun oluyor, takır takır devlet memurluğu yapıyor!
Kızlardan daha mı az tehlikeli görünüyor dindar/dinci veya ne isim veriyorsanız o erkekler? Ne yapacağız?
Kapılar da dua, namaz detektörleri koyalım bundan sonra? Girerken herkese hızlı bir kulhuvallah, elham okutup tekleyenleri içeri, şaşırmadan okuyanları dışarı mı atalım?
Ülkeyi türbanlı erkekler bölmedi, beş altı yüz hadi bin oldun kız bölecek öyle mi?
Ayrıca... Zaten çoktan bölünmedik mi? Daha ne kadar bölüneceğiz? 'Bütün' olduğumuz saçmalığı da nereden çıktı? Evlerimiz ayrı, mahallelerimiz ayrı, tatil yerlerimiz ayrı, otellerimiz ayrı, okullarımız ayrı, televizyonlarımız ayrı, gazetelerimiz ayrı..."
Tuğçe Baran'ın yazısındaki bir yerden emin olamadım yalnız: 'Kadınlara bayan diyelim'ciler hangi ekipten? Sanki onlar ilk takımdan da, 'Hanım diyelim'ciler ikinci takımdan değil mi?
Asıl tehlike şurada: Sevgililer Günü basın bültenleriyle bir lokma haşır neşir olanlar korkumu paylaşacaklardır; kadına 'kadın' diyenler giderek azalıyor!
Her ürün ya klasik ama hem de modern bayanlar ya da şıklığından taviz vermeyen hanımlar için...
Kadına 'kadın' demek artık bu kadar mı uygunsuz bulunuyor? Vakti zamanında Leyla İpekçi'yle yaptığı söyleşiye dayanarak ("Karı diyorum, n'olacak ki!", Esquire dergisi, Ocak 1994) Ahmet Altan'ı göreve çağırma vakti!..



 
Şub
12
    

Tarhan Erdem Kuraklık planı varsa, halk bilmeli

 

Tarhan Erdem

11/02/2008 (4519 kişi okudu)

Dün ve evvelki gün gazetemizde kuraklıkla ilgili iki haber yayımlandı. İlki Anadolu Ajansı'nın, İngiltere'deki bir araştırma kuruluşunun verilerine dayanarak hazırlanan haberdi. Dünkünü, arkadaşımız Serkan Ocak yazmıştı. İki haberde de önümüzdeki yaz aylarında özellikle İstanbul, Ege ve Orta Anadolu'da şiddetli kuraklıkla karşılaşılacağı yazılıyordu.
Anadolu Ajansı'nın haberinde, Türkiye "uzun soluklu kuraklık tahmini konusunda bir organizasyonu olmayan bir ülke" olarak sunuluyordu. Sanıyorum, "Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü" halka bilgi vermediği için yok sayılmıştı.
Radikal'in haberinde, İstanbul barajlarındaki su düzeylerinin listesi ve grafiği veriliyordu. Geçen yılın ilk ayında barajların yarısı doluymuş, bu yıl ise dörtte biri!
Ülkenin birçok yeri de İstanbul'a benzemektedir. Oysa 2007 yılı başından beri hükümet, kuraklık kıranını tam boyutuyla halka söylemekten kaçınmaktadır.
'Kuraklık' kelimesi, sözlüklerde yağmur yağmama durumu olarak tanımlanmaktadır. Ancak, bölgenin genel özelliğini belirtmekten çok, bir iki yıllık bir dönemdeki yağmur azlığını ifade eder. Her zaman yağmur almayan susuz bölgeler 'çöl', 'kıraç' gibi kelimelerle tanımlanırken, bir iki yıl süren yağışsız dönem 'kurak yıl' olarak anlatılır.
Son yıllarda karşılaştığımız olay, eskiden beri bildiğimiz, gerçici yağmur azlığı değildir. On yıldan beri ülkemizin birçok bölgesine uzun yıllar ortalamalarından daha az miktarda yağmur yağmaktadır. Bu azalmanın geri döneceğine dair işaret yoktur, aksine, küresel ısınma verileri gibi, süreceğini gösteren bilgiler vardır.
Her cümlenin başına "Ağzımdan yel alsın" deyimini koysam da, yazmaktan çekindiğim belalarla karşılaşmak üzereyiz. Verilere ciddiyetle bakıldığında, on milyonlarca insanımızın başına gelecekleri tahmin etmek zor değildir.
Doğal afetlerin sıkıntılarına karşı halk dayanma gücünü birliğinden alır. Birbirini seven, birbirine inanan insanlar, kabileler ve kentler 'yüz binlerin göçü' gibi olaylardan az zararla çıkabilmişlerdir.
Son günlerde, zorunlu nedenlerle değil, seçim sonuçlarının ve toplum isteklerinin idraksizliğinin yarattığı ayrışmaya uğramış halk İstanbul'daki, Konya'daki, Ege'deki kuraklığı göğüsleyemez.
Üstelik, kuraklıkla ilgili doğru veriler halkla paylaşılmamakta; sorumlu bakanlar sanki bir şey yokmuş gibi davranmaktadırlar. Bu yaklaşımın bir örneğini geçen cuma günü Çevre Bakanı Eroğlu'nun NTV'deki söyleşisinde
gördük. Kuraklığa, küçük bir bölgede sık karşılaşılan bir olay gibi yaklaşıyordu.
Sayın Bakan'ın bu programda söyledikleri, geçen sonbaharda basına ve Meclis'e söylediklerinden çok farklı değildir.
O günlerdeki kanısı şuydu: "Bizim içme ve sulama suyu ihtiyacımızın çok daha fazlası ülkemizde var. Türkiye'de ihtiyacımızın 10 katı su var", "Ekim ayından itibaren de yağışların başlayacağına inanıyorum. Bu seneyi (2007) atlattığımız zaman problem kalmayacak". Şimdi bunları geçmiş olmalıdır.
Şubat ayının yarısına geldik; önümüzdeki yaz nerelerde nelerle karşılaşacağımız herhalde biliniyordur.
Toplumu bekleyen sorunlar, tarım üretimindeki düşüşler, ekonomideki kayıplara ait bilgiler ve yapılan planlar halka ilan edilmelidir. Bu yapılmazsa, halk olmayacak bir olay karşısında kalmış gibi tepki verecektir!



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:20 | etiket:  

Türban kararı halka sorulacak mı?

Türban kararı halka sorulacak mı?
Türkiye'deki türban tartışmalarında asıl soru, yasağın kalkmasının sonucu veya dinin laik bir devletteki rolünün ne olduğu değil, bu role kimin karar vereceği. Kararı laik baskıcılığını tekrar tesis ederek ordu mu, aynı derecede baskıcı ve İslamcı çehreli bir rejim mi, yoksa halk mı verecek?

11/02/2008 (851 kişi okudu)

 

Maureen Freely 

Bu hafta Türkiye meclisi üniversitede başörtüsü yasağını kaldıran
değişiklikleri ezici çoğunlukla kabul etti. İkinci oylama yapılırken, laiklik yanlıları korku ve öfkelerini göstermek için muhtemelen ülkenin büyük kentlerinin çoğunda kalabalıklar halinde sokaklara dökülecek. Katılanların büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturacak. İslam'ın kamu hayatına yavaş, fakat sinsice sızması olarak gördükleri durumu
protesto edecekler. Onlara göre örtünen kadınlara bir kez üniversite izni çıktığında, devlet binalarına da girmelerine izin verilmesi sadece zaman meselesi olacak. Başörtüsü takan İslamcılar bir kez meclise girebildiğindeyse, başörtüsü takmayan kadınların haklarını kısıtlayan yasalar geçirmeye başlayacaklar ve Atatürk'ün 89 yıllık laik cumhuriyeti çökecek.
Londra'dan bakıldığında ayrım çizgisi gayet net görünüyor. Bir tarafta laikler, Batılılaşma yanlıları ve feministler, diğer tarafta İslam var. İlk kampın 'bize daha çok benzediği'ni düşünebilirsiniz. Fakat hemen bu sonuca varmadan önce bilmeniz gereken bazı hususlar var. Şöyle ki:

Hâkim laik kesim militarist

  • Türkiye'de laikliğin çeşitli tonları var. Fakat en hâkim konumdaki ton, orduya büyük bir inancı içeriyor. Bu kesim ordunun devletin gündelik idaresine dahlini gerekli, hatta olmazsa olmaz görüyor, zira cumhuriyeti birçok düşmandan sadece ordunun koruyabileceğini düşünüyor. Ordunun uzakta tuttukları İslamcılardan da ibaret değil. Kürtler, Ermeniler ve (giderek) Avrupa da bundan payını alıyor. Türkiye'nin militarist-laiklerinin demokrasiye çok sınırlı bir inancı var. Türklüğe veya Atatürk'ün hatırasına hakareti suç sayan yasaları mazur görüyor, hatta alkışlıyorlar. Yani başörtüsü meselesinde savundukları şey demokrasi veya feminizm değil, devletin kadının ne giyeceğine karar verme hakkı.
  • Kadınların giyimi, cumhuriyetin ilk yıllarından beri siyasi bakımdan simgesel nitelik taşıyor. Atatürk başörtüsünü hiçbir zaman yasaklamasa da, kadınların Batılı giyimini teşvik etti. Atatürk'ün Batılılaşmacı vizyonuna ateşli desteğini ifade etmek isteyen aileler de aynısını yaptı. Fakat bu, büyük ölçüde yükselen burjuvaziyle sınırlı kaldı. Geleneksel Anadolulu
    aileler, çene altında gevşekçe bağlanmış başörtülerini giymeyi sürdürdü.
  • Kamusal yerlerde başörtüsü giymek, ancak 1980 darbesinden sonra fiilen yasaklandı. Fakat başörtüsü yasağının asıl sınandığı nokta, İslamcı Refah Partisi'nin yükselişi oldu. Ve şimdi tehlike altında bulunan, gevşek bağlanmış geleneksel başörtüsü değil, yüzün tamamını açıkta bırakırken tek bir tel saçın görünmesini engellemek için çene altında sıkı sıkı bağlanıp iğnelenen türbandı.
  • O günlerde türban takan kadınlar neredeyse yere kadar uzanan pardesüler de giyiyorlardı. Bu pardesüler başlarda kalın kumaştan yapılıyordu ve yazın büyük rahatsızlık veriyor olsalar gerekti, fakat yıllar geçtikçe üniforma değişti. Ağır pardesü önce daha hafif bir giysiye ve daha yakın dönemde iyice ince bir cekete dönüştü. Bej tonlar yerini parlak pasteller ve pahalı görünen emprimelere bıraktı.
  • Refah Partisi örtülü kadınları üniversitelere 'göndermek' yönünde ilk kararı aldığında, hemen feryatlar yükseldi. Birçok laiklik yanlısı, adeta laikliğin tapınağı işgal edilmiş hissine kapıldı ve bu tam da Refah Partisi'nin tahrik etmeyi umduğu bir tepkiydi. Parti, bu mücadelenin piyonu olan kadınlar adına üzüntü beyan ediyordu; bugünün laikleri yasak kaldırılırsa başörtülü kadınların zorbalığına maruz kalacağı
    kehanetinde bulunurken, belki de kendilerinden intikam alınacağından
    korkuyorlar. Zira 1990'larda laiklik yanlıları sokaklarda başörtülü kadınların yüzüne tükürüp onlara hakaret etmişti.
  • Devlet 1997'den beri türban takan kadınların üniversiteye girmesini neredeyse imkânsız kılarken, İslamcı erkekleri dışarıda tutmak için bir şey yapmadı.
  • Yasağa bütün üniversiteler uymadı. Sözgelimi Boğaziçi Üniversitesi'nin kadın rektörü türban takan öğrencileri derslere kabul etti ve onların eğitim hakkını destekledi. Rektör İslamcı değildi. Bir üniversitenin her etnik ve dini kökenden öğrencileri buyur etmesi gerektiğine inanan bir bilim kadını ve bir feministti.
  • Boğaziçi rektörü yalnız değil. Katı laik Üniversitelerarası Kurul bu hafta başörtüsü yasağının kaldırılmasını sert bir dille kınayan bir bildiri yayımlarken, 297 akademisyenden oluşan başka bir grup bir karşı bildiride üniversitelere 'temel insan hakları' konusunda 'özgürlükçü bir tutum' alması çağrısı yaptı ve 'giyim özgürlüğünün' de bu haklardan
    biri olduğunu beyan etti. Karşı bildirinin bazı imzacıları İslamcı AKP'ye mensuptu. Diğerleriyse son yıllarda Türkiye'nin aşırı milliyetçilerinin epey dayağını yiyen demokrat kurumlara üyeydi.

    Kadınlar ne darbe ne şeriat diyor

  • Bu yüzden asıl soru yasağın kaldırılmasının neye yol açacağı, hatta dinin laik bir devletteki rolünün ne olduğu değil, bu role kimin karar vereceği. Mesele Türk halkı tarafından mı çözülecek, yoksa yukarıdan mı dayatılacak? Bu role sınanmış ve gerçek laik baskıcılığını yeniden tesis mi ederek Türk ordusu mu karar verecek, yoksa İslamcı bir çehreyle aynı derecede baskıcı bir rejim mi?
  • Bu sorulara cevap vermek için erken. Fakat biz beklerken, Türk kadınlarının endişelenecek birden fazla şeyi olduğunu hatırlayın. O endişe, geçen yıl haklarını savunmak için sokağa dökülen kadınların bazılarının taşıdığı pankartlarda yer alan bir cümlede tezahürünü bulmuştu: "Ne şeriat ne darbe!"
  •  
  • (9 Şubat 2008)