Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
12
    

Başpiskopos'un 'şeriat önerisi' paralel hukuk sistemi yaratır

Başpiskopos'un 'şeriat önerisi' paralel hukuk sistemi yaratır
Başpiskopos Williams'ın 'şeriatın bazı veçheleriyle uzlaşma' önerisi pratikte paralel hukuk sistemleri yaratarak tam bir uyumsuzluğa yol açar. Azınlıkları korumakla, yasalarını kendilerinin belirlemesine izin vermek aynı şey değil

11/02/2008 (464 kişi okudu)

Canterbury Başpiskoposu'nun bu hafta sivil ve dini hukuk üzerine yaptığı konuşma, umutsuz bir entelektüel şaşkınlıktı. Rowan Williams Britanya'nın, bazı vatandaşlarının Britanya hukuk sistemiyle bağ kuramadığı 'gerçeğiyle yüzleşmesi' ve 'hukukun bunu biraz olsun göz önünde bulundurması' gerektiğini savunuyor. Önerilerinden biri, 'Müslüman hukukun bazı veçheleriyle yapıcı bir uzlaşma'.
Böyle bir 'uzlaşma'da göze çarpan sorun şu ki, şeriat sadece Müslümanlar için geçerli olacak. Liberal ve açık bir toplumda, her vatandaş yasa önünde eşit sayılmalı. Sadece belirli dini veya kültürel gruplar için geçerli yasalar söz konusu olamaz. Williams, 'herkes için tek yasa ve sadece bu' fikrinin tehlikeli olduğunu söylüyor. Aksine, özgürlüklerimizin temelini oluşturan şey tam da bu birleşik yasal sistem. Willams 'tek yasa'nın tehlikeli olduğunu düşünüyorsa, farklı grupların farklı yargılama yetkileriyle yöneltildiği bir durumun sosyal sonuçlarını değerlendirmeli.
Willams'ın Müslümanlar ve 'kültürel sadakatle devlete sadakat arasında keskin bir seçimle karşı karşıya kalmış' azınlıktaki diğer inanç grupları için hayatı kolaylaştırma arzusu alkışlanmaya değer. Fakat, Başpiskopos hassas durumdaki azınlıkları koruyan belirli yasalarla, bazı dini grupların altında yaşayacakları yasaları kendilerinin belirlemesine izin verilmesi arasında ayrım yapmayı başaramıyor.
Bu, herhangi bir kültürel veya dini geleneğin tarihe karışması gerektiği anlamına gelmiyor. Mevcut yasalar çerçevesinde bireyler, sivil bir anlaşmazlığı iki taraf da onay verirse üzerinde anlaşılmış bir üçüncü taraf önünde çözecek bir yöntem geliştirebilir. Ortodoks Yahudi mahkemelerinin varolma nedeni bu. Britanya'da şeriat mahkemelerinin bulunduğu bazı yerler bile var. Prensipte, bu konseylerin
varolmasında yanlış birşey yok. Gerçekten de, bu yöntem katılımcılar açısından bir anlaşmazlığı çözmek için gerçek mahkemelere gitmekten daha ucuz ve hızlı.
Fakat Williams bunu bir adım ileri götürüp onları bir çeşit paralel hukuk sistemine dönüştürmek istiyormuş gibi görünüyor. Buna müsamaha gösterilemez. Her şeyden önce hükümetin, katılımcıların (özellikle de kadınların) kararları kabul etmeye zorlanmamasını ve ülkenin kendi yasalarına da müracaat edebileceklerini bilmesini sağlamak amacıyla, dini mahkemeler üzerinde daha fazla gözetim talep etmesi gerekir.
Söz konusu müdahale entelektüel açıdan da yanlış yönlendirilmiş. Siyasi bir zeminde de budalaca. Williams şeriatın 'kaçınılmaz' olduğunu öne sürerek farkında olmadan, İslam'ı Britanya'nın yaşam biçimine karşı ilerleyen bir tehdit gibi sunmayı seven gerici sağın söylemini tekrarlıyor.
Başpiskopos, şeriatın anlamına dair yaygın algılamanın bir şekilde çarpık olduğunu savunmakta haklı. Bu sözcüğü kullandığınızda, çok sayıda insanın aklına din değiştirenlerin öldürülmesi ve kadınların bastırılması geliyor. Williams, Suudi Arabistan devleti veya Taliban tarafından uygulanan şeriat türünü İslami hukuk öğretisinin tek doğru yorumu gibi görmenin, bütün hoşgörülü Müslümanlar adına bir karalama olduğunu işaret etmekte de haklı. Fakat aynı zamanda, müdahalesinin bu tür vahşi sistemlere göz yumduğuna
yorulacağını bilmeliydi. Ayrıca konuşmasında, şeriat hukukun etkisinin hayatlarına uzandığını görmek istemeyen yüz binlerce Britanyalı Müslüman'ı da dikkate almadı.
Williams, tek istediğinin uyumu artırmak ve Britanya'da hoşgörüyü teşvik etmek olduğunu söylüyor. Yapmayı başardığı tek şeyse, Müslümanlara karşı düşmanlığı ateşlemek. Bu müdahale safça ve Başpiskopos'un tekrar etmeyeceğine güvendiğimiz bir hataydı. (Başyazı, 9 Şubat 2008)



 
Şub
12
    

Şahsi sorumluluk, Anayasa ve yargı bağımsızlığı üzerine

Şahsi sorumluluk, Anayasa ve yargı bağımsızlığı üzerine
Görev sırasında verdiği zararlar nedeniyle memura karşı dava açılması Anayasa'yla engellenmiş olmasına karşın, bugün için hukuka aykırı kararları nedeniyle hâkime karşı tazminat davası açılması mümkün. Hükümet şimdi bu prensibi değiştirmek istiyor; getirilecek düzenleme hâkimi memur gibi tamamen siyasi otoriteye bağlı kılar

11/02/2008 (607 kişi okudu)

 

HALİL DOĞRU 

"İnsanlar daha büyük bir zarara uğramaktan korktukları zaman, başkasına zarar vermekten çekinirler."
Spinoza (Etik, Bölüm III. Önerme 39)
Kurallar insanları sınırlar; ama insanlar adil ve herkese eşit uygulanır olduğuna inandığı sürece toplumsal yaşamın bedeli olarak "sınırlanmaya" razıdır. Ancak, kendilerini sınırlayan kuralların adil olmaması, herkese eşit uygulanmaması, kurala aykırılıklarının müeyyidesiz kalması durumunda, bu rıza sona erer; doğa kanunları devreye girer; herkes, kendi meşrebi ve gücüne göre haksızlığa karşı kendini korumanın, ayakta kalmanın bir yolunu arar. İşte haksızlığa uğramamak için haksızlık yapmanın gerektiği böyle bir ortam giderek hepimizi içine çeker; ve mafyasından çetesine tüm yasadışı organizasyonlar işte böyle bir ortamda ürer; rüşvet, kayırmacılık, kaba kuvvet, kısacası hukuk dışılık sisteme böyle hâkim olur.
Kurallara aykırılığın adil ve eşit bir biçimde yaptırıma tabi olmadığı böyle bir sistemde, politika üretmenin (kural koymanın) hiçbir anlamı olmadığı gibi, -eğitim sorunundan terör sorununa- herhangi bir sorunu çözmenin imkânı da yoktur.

Adalet ve eşitlik
Oysa kurallara aykırılığın adil ve eşit bir biçimde yaptırıma tabi olduğu bir sistemde, vatandaşı, memuru, askeri, polisi, işadamı, avukatı, öğretmeniyle tüm insanlar kurala aykırı davranmanın bedelini ödeyeceğini bilir; kurala aykırı davranmadan önce bir değil, on kez düşünür. Böyle bir sistemde insanlar, kurala uymamanın bedelinin kurala uymaktan çok daha ağır olabileceğini, uymak zorunda olduğu kurala ötekilerin de uyacağını, uymayanların ise bedelini ödeyeceğini bildiğinden kurala gönüllü olarak uyar. Böylece kural uygulanır; var olan bir sorun çözüme kavuşur.
Kurallara aykırılığın adil ve eşit bir biçimde yaptırıma tabi tutulması ise mutlaka adil yargılamayı gerektirir. Adil bir yargılamadan söz edebilmek içinse mutlaka (1) yargılamayı yapacak hâkimlerin, -yürütme ve yasamadan- tamamıyla bağımsız ve mesleklerini onur ve itibarlarıyla sürdürebilecek güvencelere sahip olmaları (2) herkesin yargı karşısında eşit ve hesap verebilir olması; yani hiçbir kimsenin hâkim karşısında yargılanmaktan ve hesap vermekten muaf tutulmamış olması gerekir.
Buraya kadar söylenenler Türkiye açısından değerlendirildiğinde bizim "bize" benzediğimiz; yani bu söylenenlerin bizim için geçerli olmayacağı ileri sürülebilir. Ancak ben meselenin din, ırk, tarih veya karakterden çok sistem ile ilgili olduğunu; mevcut sistemin değiştirilip kuralların adil ve herkese eşit uygulandığı, istisnasız herkesin kurala aykırı davranmasının bedelini ödediği bir sistem kurulduğunda, Türkiye'de de kendisini riske atarak kural ihlal etme "yiğitliğini" göstermenin kolay olmayacağını ve bunun Türkiye'de her şeyi, bu arada "bizi" de değiştirecek ilk adım olacağını düşünüyorum.
İşte, Türkiye'nin çözülmesi gereken çok sayıda sorunu var ama bu sorunların her hangi birini dahi çözebilmek istiyorsak öncelikle bu konudaki kararımızı vermemiz gerekiyor: Kuralların herkese adil ve eşit olarak uygulamak üzere (ona buna yaranmak veya görüntüyü kurtarmak için değil) konulduğu ve kurallara uygun olarak yarışan ve başarılı olanların ödüllendirildiği; her kim olursa olsun kurallara uymayanların bedelini ödediği; kurallara aykırı davranarak öteki bireylere, topluma ve doğaya verdikleri zararları tam olarak ve kendi kişisel servetleri (yani devletin parasıyla değil) ile tazmin ettikleri gerçek bir hukuk devletinde mi, yoksa tüm şikâyetlerimize rağmen içinde bunduğumuz sistemde mi yaşamak istiyoruz?
Ben şahsen Türkiye'nin bu noktada seçimini hukuk devletinden yapmak dışında başka çaresinin olmadığını düşünüyorum.
Peki Türkiye'de böyle bir sistemin kurulması mümkün müdür? Mümkün
ise nasıl?
Bir çözüme ulaşabilmek için öncelikle mevcut durumu iyi kavramak gerekir. Hemen belirtelim ki konunun politik yönü vardır ve çok önemlidir. Türkiye'de yargı, adına demokrasi denilen bir sistem içinde bazı kesimlerin, hem kural dışına çıkıp hem de sorumlu olmamalarını sağlamak amacıyla bilinçli olarak bağımlılaştırılmış ve güçsüzleştirilmiştir: 1961 Anayasası ile 1961 Anayasası'ndaki 1971 değişiklikleri ve nihayetinde 1982 Anayasası karşılaştırıldığında bu süreçte yargının bilinçli olarak bağımlılaştırıldığı ve güçsüzleştirildiği açık olarak görülmektedir: Gerçekten Anayasa'da yapılan değişikliklerle (1) hâkimler seçim, denetim ve yönetim bakımından tamamen yürütmeye bağımlı hale getirilmiş (2) kamu görevlilerinin hukuka aykırı davranışları nedeniyle maddi veya cezai bir müeyyideye tabi tutulmaları yürütmenin takdirine bırakılmıştır. Böylece kamu görevlileri siyasi iktidara iyice bağımlı hale getirilmiş, siyasi iktidar ve üstleri ile iyi geçinmek şartıyla kamu görevlilerinin hukuk dışına çıkmak ve zarar vermekten şahsen sorumlu olmadıkları bir sistem kurulmuş; böylece iktidarlar kamu görevlilerini hukuk dışı yollarda kullanma güç ve imkânına da sahip olmuştur.
Askeri dönemlerde yapılan yargıyı güçsüzleştirmeye yönelik sözü edilen Anayasa değişiklikleri sanırım yapılma amaçlarını da fazlasıyla aşarak- Türkiye'deki her türlü hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal çürüme ve çözümsüzlüğün en önemli sebebi olagelmiştir.
Bu nedenle Anayasa'da aşağıdaki değişikliklerin yapılması, Türkiye'nin
her hangi bir sorunu çözmesi için atması gerekli ilk adımıdır.
(1) askeri, sivil veya idari olsun tüm hâkimler, seçim, denetim ve yönetim bakımından yürütme ve yasamadan tamamıyla bağımsız olmalı (hâkimleri atayacak, yönetecek, denetleyecek yüksek kurul ve mahkeme üyeleri hâkimlerin kendileri tarafından olabilecek en demokratik şekilde seçilmelidir.)
ve mesleklerini onur ve itibarlarıyla sürdürebilecek anayasal güvenceye
sahip olmalıdır. (Hâkimlerin özlük hakları bakımından devlet memuru rejimine tabi olmasına son verilmeli, maaş ve diğer özlük hakları için anayasada kaynak yer almalıdır.)
(2) Yürütmenin kamu görevlerinin cezai ve hukuki sorumluklarını takdir etme, yargıya bu yönde müdahale etme yetkileri tamamen kaldırılmalı, herkes yargı karşısında eşit ve hesap verebilir olmalıdır.
Hazır gündemimizde anayasa değişiklikleri varken bu değişiklikleri yapmak kolay olmakla birlikte, mevcut siyasi iktidarın muhalefetteyken -hatta iktidardayken- aleyhine işleyen yargının bağımlı olması faktörünü değiştirmek yerine bundan faydalanmayı tercih edebileceği anlaşılmaktadır.
Zira, mevcut iktidar tarafından hazırlatılan anayasa tasarısı, yine hükümet tarafından hazırlanan TCK md. 301 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı md. 51'de öngörülen değişiklikler incelendiğinde iktidarın iradesinin, yargıyı bağımsızlığa kovuşturmanın tam aksine daha da fazla siyasi iktidara bağımlı kılma ve kontrol etme yönünde olduğu sonucu çıkmaktadır.

Yargıyı bağımsızlaştırmak
Sayın Ergun Özbudun başkanlığındaki akademisyenler tarafından hazırlanan anayasa tasarısında, değil yargıyı bağımsızlaştırmak, 1982 Anayasası'na göre yürütmenin yargıya müdahalesini daha da artıran düzenlemelere yer verilmiştir. Yine hükümet tarafından yakınlarda hazırlanan TCK md. 301 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı md. 51'deki düzenlemeler, iktidarın yargıyı daha fazla kontrol etmek yönündeki iradesini ortaya çıkarmaktadır.
Sözü edilen değişiklikler ile ilgili ayrıntılı görüşlerimizi bir başka yazıya bırakmakla birlikte yakın bir zamanda yasalaşması söz konusu olabilecek Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı md. 51'deki değişikliğe burada kısaca dikkat çekmek istiyorum:
Yukarıda belirtildiği gibi, görev sırasında verdiği zararlar nedeniyle memura karşı dava açılması anayasa ile engelmiş olmasına karşın, bugün için hâkimin hukuka aykırı kararları nedeniyle hakime karşı tazminat davası açılması mümkündür. Yani hâkim, hukuka açık aykırı kararları nedeniyle aleyhine hüküm verdiği tarafa karşı şahsen sorumludur. Hükümet tarafından Meclis'e sunulmuş tasarıda, hâkimin şahsen sorumlu olmasına ilişkin bu çok önemli prensipten vazgeçilmektedir. Tasarıya göre açıkça tarafgir veya kanuna aykırı bir kararın varlığı durumunda tazminat davası
hâkime değil, ancak devlete karşı açılabilecek, devlet, tazminat ödemesi durumunda ödediği tazminat nedeniyle isterse hâkime rücu edebilecektir. Görünüşte oldukça masum görünen bu değişiklik hakimi, -devlet memuru gibi- tamamıyla siyasi otoriteye bağlı kılacak bir düzenlemedir. Siyasi otorite ile iyi geçinmesi durumunda kendisine karşı rücu davası açılmayacağını bilen bir hâkim, siyasi otoritenin baskısı altında veya başka nedenlerle hukuka aykırı, tarafgir kararlar verebilecektir. Bu durumda yanlış
karar nedeniyle zarar gören taraf, devlet aleyhine açtığı tazminat davasını kazanarak zararını giderse bile tazminat yine vatandaşın vergisi ile ödenmiş olacak, burada tek kârlı çıkan tabii ki haksız yere lehine karar verilen taraf olacaktır.
Yargı bağımsızlığı ile bağdaşması mümkün olmayan bu düzenlemenin yasalaşması halinde Türk yargı düzeni çok büyük bir yara daha almış olacaktır.
Son olarak bilinçli olarak bağımlılaştırılmış ve güçsüzleştirilmiş yargının problemlerine çözüm getirme yerine, bu problemler gerekçesiyle yargıyı daha bağımlı kılacak düzenlemelere gidilmesinin yargıyı ve dolayısıyla tüm sorunlarımızı iyice içinden çıkılmaz bir hale getireceğini belirtelim.

Halil Doğru: Avukat



 
Şub
12
    

Seçim korkusuna kapılan Ahmedinecad'ın hedefi basın

Seçim korkusuna kapılan Ahmedinecad'ın hedefi basın
Genel seçimleri kaybetmekten korkan İran yönetimi, 'çare'yi farklı sesleri susturmakta arıyor. Son kurban, kadın haklarını savunan kadın dergisi Zanan

11/02/2008 (422 kişi okudu)

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ve sertlik yanlısı müttefikleri ABD ve diğer dış 'düşmanlara' sövüp sayıyor fakat gerçekten korktukları insanlar kendi vatandaşları. Cumhurbaşkanı ve çevresindekiler, marttaki genel seçimleri ve önümüzdeki yılki cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmekten giderek daha fazla endişeleniyor. Peki buldukları korkakça çözüm ne? Potansiyel rakipleri aday listelerinin dışında tutmak ve halkın sesini
duyurabilecek herkesi susturmak -kadın dergisi Zanan ve cesur yayın yönetmeni Şehla Şirket'in başına geldiği gibi. Hükümet geçen hafta Zanan'ı kapattı.
Ahmedinecad, en muhafazakâr mollarının desteğiyle, 2005 seçimini ekonomik reform ve siyasi yozlaşmışlığı sonlandırma sözü vererek kazandı. İkisini de yerine getirmekte başarısız oldu. Petrolün varil fiyatının 100 doları bulduğu bir dönemde, halk yiyecek kıtlığı, işsizlik ve enflasyonla mücadele ediyor. Ahmedinecad, İsrail'e tehditte bulunarak,
Holokost'u inkâr ederek ve BM Güvenlik Konseyi'yle nükleer hırsları üzerine karşı karşıya gelerek dikkatleri bu başarısızlıklardan uzaklaştırmaya çalıştı. İranlılar kolay kanmıyor.
Tam da bundan korkan cumhurbaşkanı, pek çok reform yanlısı adayın oy pusulalarının dışında tutulması için güvenlik araştırması yapan komitelere baskıda bulunuyor. Pek çok reformcuya seçimde yarışmalarına izin verilmeyeceği söylendi. Şu an vekil adaylarının yüzde 8,16'sı
kadın. Bu oran dört yıl önce 9,89'du.
Zanan'ı kapatma kararı, cumhurbaşkanıyla mollaların tartışmadan ne kadar korktuğunun göstergesi. Şehla Şirket, baskılara rağmen Zanan'ı 16 yıl boyunca açık tuttu. Molları çok kızdırmadan okurlarını bilgilendirmeyi başardı -bugüne dek. Yetkililer, 'kadınların konumunu kötü gösterdiği' için derginin 'toplumun psikolojik güvenliğini tehdit ettiğini'
söylüyor. Gerçekte, dergi sağlık, yasal meseleler, edebiyat ve kadınların başarıları hakkında makaleler yayımlıyordu. Kısa süre önce yayımladığı bir makale, İslami ülkelerde kadınlara eşit davranılmamasına yönelik yasaların meşruiyetinin olmadığını ve değiştirilebileceklerini savunuyordu. Derginin ortaya koyduğu tek psikolojik tehdit, rejimin otoriter ve anti-feminist patolojisine karşıydı. Ahmedinecad tartışmaları bir süre daha bastırabilir. Mollalar onun ülkeyi güçlendirdiğini düşünüyorsa, halkı anlamıyorlar demektir. (Başyazı, 7 Şubat 2008)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:17 | etiket:  

Türk laikliği rasyonel değil

Türk laikliği rasyonel değil
Türkiye'de başörtülü kızları yükseköğrenim hakkından mahrum bırakan laiklik uygulaması, demokrasi ve rasyonalizmle uyuşmuyor

11/02/2008 (1491 kişi okudu)

 

ALİ MUHAMMED FAHRU 

Türkiye'de askeri ve Atatürkçü azınlığın yapılandırdığı ve başörtüsü takmayı seçen genç kızların, yüksek eğitim kurumlarına girmekten mahrum bırakılmalarını talep eden laiklik nasıl bir anlayış? Oysa bu azınlık, bu tür bir öğrenim yasağının başörtülü kızların yüksek mevkilerde çalışma ve dolayısıyla sosyal hareketlilik fırsatından mahrum bırakılması anlamına geleceğini biliyor.
Bizler, Müslüman kadının İslami giysisiyle ilgili olan bu konunun dini boyutlarıyla ilgilenmiyoruz. Zira bu alan anlaşmazlıklarla dolu. İlgilendiğimiz nokta, konuya laiklik açısından bakmak. Böylelikle, bu tür bir laiklik anlayışı yapılandırmanın şu iki temel değeri kurban etmeyi gerektirdiğini göreceğiz: Bireysel özgürlük hakkı ve fırsat eşitliği.
Laikliğin temellerinin, kilisenin veya dini işleri düzenleyen kurumların siyasi tahakkümden uzaklaştırılmasına dayandığını bilmemize rağmen, ılımlı demokratik toplumlardaki laiklik uygulaması, bireyi dini inançlarını
yerine getirmekten alıkoyamaz. Laiklik çağrısı yapanların büyük bölümü, laiklikle demokrasi arasında, yani laiklikle insan hakları, adalet, özgürlük, eşitlik ve saygınlık değerleri arasında sağlam bir bağ bulunduğuna inanıyor.
Bu noktada ortaya şu soru çıkıyor: Acaba Kemalist laikler, demokratik laikliğe mi yoksa Nazi ve faşizm despotizminin veya Sovyetler Birliği'ndeki totaliter yönetimin altındaki 'laiklik' gibi despot bir anlayışa mı inanıyorlar? Bir başka deyişle, Türkiye, liberal, rasyonalist ve demokratik olmayan laik kavramlar dayatmak için fırsat kollayan siyasi güçlerle işbirliği yapmış askeri despotizme mi dönmek istiyor? Yoksa bu Müslüman ülke, dini toplumdan söküp atmaya çalışmayan, vatandaşla farklı biçimleriyle inanç ve kendini ifade etme özgürlüğünün yanı sıra, eğitim hakkı, dini, kültürel ve siyasi haklar ve başkalarının özgürlüğüne saldırmayan adetleri yaşatma hakkı kanalıyla ilişki kuran bir laiklik uygulamasına geçmek eğiliminde mi?

Laiklerin gösterileri zalimceydi
Dar görüşlü 100 bin laik, dini bir emri yerine getiren ve çoğu yoksul kesimlerden gelen bir grup kızın, bütün sözleşmelerin, anayasaların, semavi dinlerin ve demokratik ideolojilerin korunmasını kararlaştırdığı bireysel özgürlükler sayesinde sahip olduğu yüksek öğrenim hakkına karşı sokaklara döküldü. Bu gösteri özgürlükleri ortadan kaldırmayı destekliyor. Ayrıca, Türkiye'de var olduğu iddia edilen liberalizmin yanı sıra, Avrupa ve ABD'nin gerçekçi ve hoşgörülü bir biçimde döndüğü rasyonel ve ılımlı laiklikle uyuşmuyor. Bunun yerine Türkiye'deki laikler, birlikte yaşamayı reddeden ve laikliğin geleceğine dair endişeleri dile getiren pankartlar açıyor. Oysa adalet, sembolik bir örtüye karşı varolan önyargılı tutum nedeniyle uzun yıllardır eğitim ve fırsat eşitliği haklarından mahrum edilen kızlardan özür dileyen ve bundan pişmanlık duyan pankartlar açılmasını gerektiriyor.
Bu giysiyi giymemek laik kadınların hakkı. Bu kadınların ve laik erkeklerin muhaliflerine karşı 'hukuki soygunculuğa' girişmeleriyse
insanlık dışı. Bu tavır laikliği, Avrupa'da aydınlıkçı laikliğin iki asır önce reddettiği uygulamaya dönüştürür.
(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, 7 Şubat 2008)



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:16 | etiket:  

 

 

Günün Sözü
Bir insan kendi ile kavgaya başlarsa değerli bir adam olduğuna inanabilir.
Browning
Tarihte Bugün

Takvimler 11 şubat tarihini gösterdiği zaman

 

...1926 yılında,
Mahmut (Soydan) "Milliyet" gazetesini İstanbul'da çıkarmaya başladı.

 

 

Gurbetçi oyunun maliyeti yüksek

11/02/2008 (422 kişi okudu)

 

YURDAGÜL ŞİMŞEK 

ANKARA -

 

Yurtdışında yaşayan vatandaşların seçimlerde 'sandık kurularak' oy kullanması halinde maliyetin 500 milyon YTL'yi bulacağı hesaplandı.

 


TBMM Anayasa Komisyonu'nda Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'da değişiklik öngören tasarıyla ilgili kurulan alt komisyon

 

çalışmalarını sürdürüyor. YSK yetkilileri alt komisyona, Türklerin en yoğun yaşadığı ülkelerden Almanya'da yaklaşık 1,5 milyon seçmen olduğunu anımsattı.

 

Türkiye'de her 300 kişi için bir seçim sandığı kurulduğunu ifade eden YSK yetkilileri, aynı uygulamanın Almanya'da da sürdürülmesi durumunda yedişer kişiden

 

oluşan bir sandık kuruluna tasarıda öngörülen 75 günlük oy verme süresi boyunca ödenecek paranın 53 bin YTL'yi bulacağını belirttiler. YSK yetkilileri bu

 

durumda da seçimin maliyetinin 500 milyon YTL'ye çıkacağına dikkat çektiler.

 


YSK yetkilileri, sandık görevlilerinin ücretlerinin artırılmasının planlandığını, bu durumda maliyetin 1,5 milyar YTL'ye kadar yükselebileceğini söyledi.

 

Bunun

 

üzerine yurtdışındaki vatandaşların oy verebilmesi için tasarıda öngörülen 75 günlük süre 45 güne indirildi. Alt komisyon çalışmalarını bugünkü toplantıyla sürdürecek.



 
Şub
12
    
teâruf | 12 Şubat 2008 03:15 | etiket:  

Haberler  
Resim
 'YARGI BAĞIMSIZDIR' SÖZÜYLE YETİNEMEYİZ

ResimANKARA - Hükümet Sözcüsü Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Belçika Anvers Temyiz Mahkemesi'nin terör örgütü DHKP-C üyeleriyle ilgili aldığı beraat kararının, terörle mücadele konusunda bazı ülkelerin bulunduğu pozisyonu, samimiyetini ve işbirliği noktasındaki kararlılığını göstermesi açısından önemli olduğunu söyledi. Çiçek, "Artık bu türlü kararlardan sonra 'yargı bağımsızdır' sözüyle bizim yetinmemiz söz konusu olmaz" dedi.
Çiçek, Bakanlar Kurulu Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada, toplantıda Belçika Anvers Temyiz Mahkemesi'nin terör örgütü DHKP-C üyeleriyle ilgili aldığı beraat kararını da değerlendirdiklerini belirterek, şöyle konuştu:
"İkinci olarak üzerinde durduğumuz bir başka konu da, geçtiğimiz hafta Türkiye'de bir çok insanın hayatına mal olmuş kanlı eylemleri gerçekleştirmiş olan bir terör örgütüyle ilgili olarak Avrupa Birliği üyesi bir ülkede adeta onları aklayan bir kararın verilmiş olmasıdır. Türkiye, terörün her türlüsüne muhatap olmuş ve her türlü terörden de en fazla zarar görmüş bir ülkedir.Türkiye'nin talebi ve isteği, uluslararası hukuktan doğan talebi, terör örgütlerine karşı samimi ve kararlı işbirliğidir."
Hiç bir terör örgütünün dış destek, himaye olmadan varlığını uzun süre sürdüremeyeceğini vurgulayan Çiçek, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin gereğinin de yerine getirilmediğini belirterek, "bu tür kararlar terör örgütlerine cesaret veriyor. Bu çok açık ve net olarak bilinmeli" dedi.
Belçika'daki DHKP-C üyelerine ilişkin beraat kararının, terörle mücadele konusunda bazı ülkelerin bulunduğu pozisyonu, samimiyetini ve işbirliği noktasındaki kararlılığını göstermesi açısından önemli olduğuna işaret eden Çiçek, bu konunun uluslararası platformlarda takibi ve ortaya konulan tepkilerin ötesinde başka neler yapılabileceğinin bir kaç gün içinde netleştirileceğini belirterek, "Artık bu türlü kararlardan sonra 'yargı bağımsızdır' sözüyle bizim yetinmemiz söz konusu olmaz. Uluslararası hukuktan doğan ne imkan varsa, bu konuyu her platformda daha yüksek sesle gündeme getirmiş olacağız" diye konuştu.
Çiçek'in açıklamasında öne çıkan ifadeler şöyle:
*Kim bu noktada (YÖK kanunu ek 17. madde) olumlu bir teklif getiriyorsa biz ona 'sen bu teklifi niye getiriyorsun' demeyiz.
*Çağrımızı tekrar ifade ediyoruz. Neticede bir yasal düzenleme yapılacaksa bu düzenlemede hem bu sıkıntılar ortadan kaldırılır, hem de endişesi olanların endişelerini ortadan kaldıracak hukuki düzenlemeleri yapabiliriz.
*Herkes ne yapıyorsa, ne yapacaksa kanun, nizam çerçevesinde yapmalıdır. Herhangi bir gerginliğe, taşkınlığa, istismara, suistimale imkan verecek davranışlardan, tutumlardan hepimizin kaçınmış olması gerekir.
*Rektörlerden özel bir beklentimiz yok. Milletimizin ne beklentisi varsa onu dikkate almak gerekecektir. Hukuk neyi emrediyorsa onu ortaya koyarak bu işlemlerin sürdürülmesi gerekmektedir.

 "17. MADDE SÜRECİ DEVAM EDECEK"

ResimANKARA - AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Anayasa değişikliği Resmi Gazetede yayınlandıktan sonra Yükseköğretim Kanununun ek 17. maddesiyle ilgili sürecin devam edeceğini söyledi.
Üniversitelerde başörtüsü serbestisi için Anayasa değişikliğinin yeterli olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine Bozdağ, "Uygulayıcıların takdirinde olan bir konudur. Rektörlerin takdirinde olan bir konudur" dedi.
Bozdağ, "Farklı uygulama bir kaos oluşturmaz mı?" sorusuna, ''Hayır. 1998 yılına kadar Türkiye'de bir sıkıntı yoktu. Üniversitelerin bir kısmı uyguluyordu, bir kısmı uygulamıyordu. Herhangi bir kaos yoktu" yanıtını verdi.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ise "Vardığımız bu mutabakat, süreç tamamlanır tamamlanmaz, ek 17'deki kanun değişikliğini Meclis gündemine getirmek" dedi.

 YANGIN KURBANLARI UĞURLANDI

ResimGAZİANTEP - Almanya'nın Ludwigshafen kentinde, oturdukları apartmanda çıkan yangında hayatını kaybeden 9 Türk vatandaşı, Gaziantep'te dün toprağa verildi.
Gaziantep Asri Mezarlığı'nda düzenlenen cenaze törenine ölen vatandaşların aileleri ve yakınları, Devlet Bakanları Mustafa Said Yazıcıoğlu ile Mehmet Şimşek, Gaziantep milletvekilleri, Gaziantep Valisi Süleyman Kamçı, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, Şehitkamil Belediye Başkanı Metin Özkarslı, Şahinbey Belediye Başkanı Ömer Can ve diğer yetkililer ile Gaziantep ve Oğuzeli ilçesinden çok sayıda vatandaş katıldı.
Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz'un da katıldığı cenaze töreni sırasında kardeşlik mesajları verildi.
Konuşmasını Türkçe yapan Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz, ''Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun'' dedi.
Konuşmaların ardından Gaziantep İl Müftüsü İsmail Canpolat tarafından cenaze namazları teker teker kıldırıldı. İl Müftüsü Canpolat ve Hacı Bektaş Veli Derneği görevlisi İsa Uğur tarafından cemaate ayrı ayrı dua ettirildi.
Cenaze namazı ve duaların okunmasının ardından Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı bandosunun çaldığı cenaze marşı eşliğinde toprağa verilecekleri mezarlıklara doğru yola çıkartıldı.
Yangında hayatını kaybeden 9 Türk vatandaşı yan yana açılan mezarlara tek tek defnedildi. Defin sırasında ölenlerin yakınlarından bazıları baygınlık geçirdi.

 HRANT DİNK DAVASINDA 3. DURUŞMA BİTTİ

ResimİSTANBUL - Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin 8'i tutuklu 19 sanığın yargılandığı davanın 3. duruşması sona erdi. Mahkeme, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde, sanıklardan O.S'nin 18 yaşını doldurmadığı için basına kapalı görülen duruşmada, tutuklu sanıklardan Erhan Tuncel ve Yasin Hayal'in çapraz sorgularının tamamlandığı öğrenildi.
Sanık Erhan Tuncel'in, müdahil avukatlarının sorularına cevap vermeyeceğini söylemesi üzerine, kendisine sorulmak için hazırlanan 100'ün üzerindeki sorulardan bazılarının Tuncel'e yöneltilemediği belirtildi.
Sanık avukatlarının O.S'nin yaş tespiti ile ilgili Adli Tıp Kurumu'nca gönderilen raporuna itiraz ettikleri, yeniden rapor alınmasını istedikleri kaydedildi.
Cumhuriyet Savcısı Ali Haydar'ın ise, O.S'nin doğumuna ilişkin hastane kaydı olduğu için, sanık avukatlarının yeniden rapor hazırlanması yönündeki talebinin reddedilmesini istediği dile getirildi.
Mahkeme heyeti, tüm sanıkların çapraz sorgularının tamamlanması için duruşmanın 25 Şubat 2008 tarihine ertelenmesini kararlaştırdı.
Mahkeme heyetinin, Trabzon'da görevi ihmal suçundan yargılanan 2 jandarma görevlisi hakkında açılan dava ile Samsun'da bir polis memuru hakkında açılan davanın birleştirilmesi yönündeki talebi ise reddettiği ifade edildi.

RAKEL DİNK'E SÖZLÜ SATAŞMA
Sanık Erhan Tuncel'in, Hrant Dink'in eşi Rakel Dink'e sözlü olarak sataştığı, ayrıca Dink ailesinin avukatları tarafından yöneltilen soruları yanıtlamayacağını söylediği ifade edildi.
Duruşmada, sanıklardan Erhan Tuncel'in İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından cezaevinde tanık olarak alınan ifadesinin okunduğu öğrenildi.
Duruşmada, sanıklardan Yasin Hayal'in ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve mahkemece serbest bırakılan avukatı Fuat Turgut ile bir sanık avukatının, Joost Lagendijk'in salondan çıkartılmasını istediği belirtildi.
Öte yandan, adliye bahçesinde gazetecilerin sorularını yanıtlayan CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü, CHP yönetiminin 6 kişiden oluşan bir araştırma ve izleme komisyonu kurduğunu belirterek, bu komisyonun üyelerinin, davayı her aşamasında takip edeceğini kaydetti.

"BU LEKE SİLİNMELİ"
Bu arada aralarında milletvekili ve gazetecilerin de bulunduğu ''Hrant Dink Duyarlılık Grubu'' adliye önünde basın açıklaması yaptı. AK Parti İstanbul Milletvekili Ayşenur Bahçekapılı tarafından okunan açıklamada, adil bir mahkeme sürecinin toplumsal meşruiyete ve siyasi seferberliğe fazlasıyla muhtaç olduğu kaydedildi. "Aksi halde daha önceki kötü örnekleri de hatırlayarak, adaletin yerine geleceğinden büyük kuşku duyuyoruz" denilen açıklamada, ''Düşüncenin yargılanmadığı ve cezalandırılmadığı, düşünceleri yüzünden insanların hedef haline gelmediği bir Türkiye için bu lekenin silinmesi gerektiği'' belirtildi.
''Hrant'ın arkadaşları'' adını veren kalabalık bir grup da Beşiktaş Meydanında basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan sanatçı Derya Alabora, ''Hrant'ın arkadaşları olarak bir kez daha mahkeme kapısında adalet nöbetinde olduklarını'' söyledi.

 "OLAYIN ARKASINDAKİLER DE DAHİL EDİLMELİ"

ResimDuruşma dolayısıyla adliyeye gelen Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk gazetecilere yaptığı açıklamada, "Önemli olan bu olayların arkasındaki insanların da bu mahkemeye dahil edilmesidir" dedi.
Bu mahkeme sürecinin çok önemli olduğu söyleyen Lagendijk, "Dink cinayetinin arkasında olduğu tahmin edilen güçlerin ortaya çıkarılmasının, Türkiye'nin hukuk devleti olması açısından oldukça önemli bir gelişme olduğunu" ifade etti.
"Bu kapsamda 'Ergenekon' soruşturmasının belki önderlik yapabileceğini" söyleyen Lagendijk, "Biz de diyoruz ki; 'Ergenekon' meselesiyle başlayan bilgiler, Hrant Dink ile ilgili olan mahkeme sürecine yansır ve gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Eğer bu bilgiler ve gerçek ortaya çıkmazsa Türkiye'nin hukuk devleti prestiji üzerinde uluslararası bir yara söz konusu olabilir" diye konuştu.
Lagendijk, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK)301. maddesiyle ilgili de bir şeyler söylemek istediğini belirterek, "Şunu hemen söyleyeyim, Hrant'ın öldürülmesiyle ilgiliydi 301 ve 301 ile ilgili yargılanma süreci. Son aylarda 301'in değiştirilmesi yönünde Türkiye hükümeti ve politik sorumlular tarafından çok açıklamalar yapıldı. Bu konuda samimi olarak söyleyeyim sabrımız artık tükeniyor. Biz artık, açıklamalar dinlemek istemiyoruz. Gerçekten değişiklikler yapılmasını istiyoruz" dedi.

 NEW YORK BORSASI 12 BİN 240 PUAN
New York Wall Street Borsası'nın Dow Jones Sanayi Endeksi haftanın ilk işlem gününü 57,88 puan artışla (binde 4,8) 12 bin 240,01 puandan kapadı. İkinci seans sonunda Wall Street'in 37 yıllık en ileri teknoloji şirketleri ibresi Nasdaq Bileşik Endeksi de 15,21 puan artarak (binde 6,6) 2 bin 320,06 puanla noktalandı.
   11.02.2008 - 23:29:00


 
Şub
10
    

 

 

 

Özyürek MHP'nin politikasını eleştirdi

"MHP türbanı AKP'den daha çok savunuyor"

9 Şubat, 2008 17:09:00 (TSİ)

 

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, MHP'nin, 'AK Parti'nin silahını elinden alacağım' anlayışı ile AK Parti'den daha çok türbanı savunur hale geldiğini söyledi.

Özyürek, CHP Trabzon İl Başkanlığı'nın 32'nci Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, 2002 yılından bu yana iktidarda olan AK Parti'nin Türkiye'yi ilerici ve modern yolundan çevirmek için uğraştığını iddia etti.
 
Mustafa Özyürek, "AK Parti ile din, tam olarak siyasetin içine girmiş, din siyasallaşmış siyaset ise dinselleşmiştir. Bir ülke için bundan daha büyük bir kötülük olamaz" dedi.
 
Özyürek, memurun, emeklinin perişan olduğu bir ortamda, türban tartışmasının bütün zamanı işgal ettiğini belirtti.
 
CHP Genel Başkan Yardımcısı, "AK Parti'nin özgürlüklerle ilgili bir derdi olmadığı anlaşıldı. Çünkü bir sivil anayasa, özgürlükçü bir anayasa yapacağını söylemişti. Biz de bu sivil anayasa söylemine karşı hep şunu söylemiştik; 'aslında AK Parti'nin derdi özgürlükçü sivil anayasa yapmak değil, türban serbestliğini sağlamaktır.' Nitekim anayasa bir kenara bırakıldı ve sadece türbanı düzenleyen bir iki maddelik anayasa değişikliği, Meclis'in önüne getirildi" diye konuştu.
 
CHP'li Özyürek, MHP'nin türban konusunda AK Parti'yi desteklediğini ifade ederek, "MHP daha Meclis'e girer girmez Cumhurbaşkanlığı seçiminde AK Parti'ye destek oldu. Oysa Sayın Başbakan seçim akşamı yaptığı açıklamada 'ben elimde birkaç adayla siyasi partileri dolaşacağım, CHP'ye de gideceğim ve uzlaşmayla cumhurbaşkanı seçeceğiz' demişti. Ama ne zaman ki MHP 'kim cumhurbaşkanı olursa olsun bizi ilgilendirmez, biz Meclise katılırız' dedikleri anda uzlaşmayla cumhurbaşkanı seçme şansını kaybettik" ifadesini kullandı.


 
Şub
10
    

 

 

 

Başbakan Erdoğan, Almanya'dan türban teklifi için

 

'Hayırlı olsun'

 

dedi

 

"Milli iradeye saygı duyulmalı"

9 Şubat, 2008 15:02:00 (TSİ)

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Parlamentoda bir milli irade var ve milli irade nasıl tecelli ederse, ona milletçe herkesin saygı duyması lazım'' dedi.

Başbakan Erdoğan, 44'üncü Münih Güvenlik Politikası Konferansı'ndan ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtladı.
 
Erdoğan, "Şu anda TBMM'de oylamalar devam ediyor. İlk iki maddeyle ilgili değişiklik kabul edildi. Diğer maddeyle ilgili görüşmeler de devam ediyor. Oylamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusuna, "Ülkemiz için halkımız için hayırlı olsun demekten başka bir şey düşünmüyorum" dedi.
 
Başbakan, "Zaten bütün düşünceler, kanaatler birinci turda biliyorsunuz açıklandı iktidarıyla, muhalefetiyle. Bugün sadece oylamalar yapılıyor" yanıtını verdi.
 
Erdoğan, "17'nci madde ile ilgili de bir tartışma var. Eğer geçmezse, anayasa değişikliğinin tek başına yeterli olmayacağı yönünde. Onunla ilgili zamanlama var mı elinizde?" yönündeki soru üzerine de "Şu anda süreç işliyor. Ben hayırlı olsun diyorum" dedi.
 
Başbakan Erdoğan, "Yakın zamanda Meclis'e getirmeyi düşünüyor musunuz 17'nci maddeyi?" sorusunu da "Buradaki işimize bakalım. Bugün anayasa maddeleri ile ilgili görüşmeler neticelensin. Ondan sonra 17'nci madde süreci başlayacak. Hayırlı olsun" sözleriyle yanıtladı.



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:38 | etiket: ,  

Çek Devlet Başkanı, 3. turda da belirlenemedi
09.02.2008, 17:34

Çek Cumhuriyeti Parlamentosunda yapılan devlet başkanı seçiminin 3. turunda da sonuç alınamadı.

AA - Görev süresi dolan ve yeniden devlet başkanlığına aday olan Çek Cumhuriyeti Devlet Başkanı Vaclav Klaus ve diğer aday Jan Svejnar 3. turda da yeterli oy sayısına ulaşamadı.
3. turun resmi olmayan sonuçlarına göre, Klaus, 139 milletvekili ve senatörün oyunu aldı. CTK'ya göre Klaus'un devlet başkanı seçilmesi için 140 oy gerekiyordu. Svejnar ise 3. turda 113 oy aldı. Parlamentoda yeni bir oylama yapılacağı belirtildi.


 
Şub
10
    
Tuncay Özkan provokasyonu: başörtülü yaşlı kadının başını açtı  
Özgürlük karşıtı mitinge Kanaltürk televizyonu sahibi gazeteci Tuncay Özkan damgasını vurdu. Özkan, Sıhhıye'de toplanan kalabalığa seslenirken, görevliler de Kanaltürk televizyonu için yardım topladı. 2,5 lira karşılığında satılan 'bizkaçkişiyiz' flamalarının gelirinin Tuncay Özkan'ın sahibi olduğu kanala gideceği belirtiliyor. Özkan, konuşması sırasında kürsüye çıkardığı yaşlı bir kadının da başörtüsünü açtı.
 
swfobject.embedSWF("http://content.zaman.com.tr/pics/reklam/CHEVROLET_300x250_HABERDETAY1.swf", "Banner#468", "300", "250", "8");

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Cumhuriyet Kadınları Derneği tarafından düzenlenen ve çeşitli sivil toplum kuruluşunun destek verdiği "Bağımsızlık ve Laiklik Mitingi" Sıhhiye Meydanı'nda gerçekleşti. Miting için İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Türkiye'nin çeşitli illerinden başkente gelen gruplar Atatürk Kültür Merkezi alanında toplandı. Yaklaşık 180 otobüs ile Ankara dışından katılımcı miting için geldi.

Katılımcılar miting alanına ''Şeriat Ortaçağ'dır'', ''Askere çuval, kadına türban'', ''Yargı tarafsız, adalet bağımsız'' ifadelerini taşıyan pankartlar taşıdı. "Hükümet istifa'' ve ''Cumhuriyet değerlerine sahip çıkacağız'' şeklinde sloganlar atıldı. Sokaklardaki eylemlerin devam edeceğini söyleyen konuşmacılar sık sık kalabalığa yeminler ettirdi. Mitingte CHP Gençlik Kollar ile Yargıçlar ve Savcılar Birliği başkan ve yönetim kurulu üyeleri de hazır bulundu.

 

Kanaltürk televizyonu sahibi gazeteci Tuncay Özkan'ın yaptığı konuşma Cumhuriyet mitinglerini hatırlattı. 'Hoşt köpek' 'Adama bak adama' ifadeleriyle kalabalığı kışkırtan Özkan, kendisine İslam karşıtı diyenler olduğunu söyleyerek "Lailahe İllallah Muhammeden Rasulullah" dedi. Meclis'e yürüyelim diye bağıran gruba Özkan, "Yok o kadar basit değil. TMBB benim kıblem oranın yanlışını ben düzelteceğim." sözleriyle çıkıştı. Başörtüsüne özgürlük getiren herkesin yargılanacağını iddia eden Özkan, "Yargılanmazlarsa ben adam değilim." sözü verdi. MHP Lideri Devlet Bahçeli'ye yüklenen Özkan, MHP'nin 22 Temmuz öncesindeki beklentilerin tam tersi istikamette hareket ettiğini söyledi. "Tayyip Erdoğan bile bu kadar değişmedi." diyen Özkan, seçimler öncesinde yürütülen CHP-MHP koalisyonu hayaliyle tuzağa düştüklerini ima etti.

 

 

Mersin'den getirttiği yaşlı kadını provokasyonuna alet eden Özkan, kadının başını açtırdı. Naile ismindeki kadın kendisine ezberletildiği belli olan konuşmayı yaparak "Atatürk'ün izindeyim. Kahrolsun şeriat." dedi. Miting sırasında Meclis'ten de canlı yayınla görüntüler verildi. Başbakan ve MHP'lilerin konuşmasını kalabalık ıslıkladı. Yaşlıların yoğunlukta olması sebebiyle sürekli bayılmalar olurken sağlık görevlileri rahatsızlananlara müdahale etti.

Üst düzey güvenlik

Sıhhiye Meydanı'nda düzenlenen "Bağımsızlık ve Laiklik" mitingine yaklaşık 25 bin kişi katıldı. Mitingte polis üst düzey güvenlik önlemleri aldı. 6 bin civarında polisin görev yaptığı mitingin düzenleneceği Sıhhiye Meydanı sabah erken saatlerden itibaren araç ve yaya trafiğine kapatılarak bomba araması yapıldı. Polisin alana gelen katılımcıların üst aramasını ise giydikleri steril eldivenlerle yapmaları dikket çekti. Mitingde katılımcı dernek ve partilerin bayrak ve flamalarının açılmasına izin verilmedi. Mitingde Atatürk ve Lenin'in yan yana fotoğraflarını ihtiva eden posterler taşınması ve oyuncak bebeklere başörtüsü takılıp üzerine 'Gerçek Türk kadını bu değil' şeklinde poster asılarak miting alanında gezdirildiği görüldü. Ardından ses sanatçısı Sadık Gürbüz türküleriyle mitinge katıldı. Sadık Gürbüz katılımcılara, "Gazanız mübarek olsun" diye seslendi.

 


09 Şubat 2008, Cumartesi