Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:34 | etiket:  

Hollanda'da Türk işadamları zirvesi
09.02.2008, 22:54

Avrupa ülkelerinde 100 bine yakın Türk kökenli girişimci bulunduğu ve 450 bin kişiye istihdam olanağı sağlandığı bildirildi.

AA - Hollanda Türk İşadamları Derneği (HOTİAD) tarafından ''Avrupa'da Büyük Buluşma'' sloganıyla düzenlenen 2. Maastricht Türk İşadamları Zirvesi başladı.
Türkiye'nin Lahey Büyükelçisi Selahattin Alpar, Hollanda ve öteki Avrupa ülkeleriyle Türkiye'den işadamlarının ağırlıklı olarak katıldığı toplantının açılış konuşmasında, Hollanda'daki Türk toplumunun, sahip olduğu ekonomik güç açısından başarılı bir noktada olduğunu ve iki ülke arasında varolan iyi ilişkilerin bu tür toplantılarla daha da ileriye gideceğine inandığını söyledi. Hollanda'da, 12 bin Türk kökenli şirketin faaliyet gösterdiğini, bunun küçümsenmemesi ve altı çizilmesi gereken önemli bir nokta olduğunu anlatan Alpar, bu gelişimden hem Hollanda hem de Türk toplumunun kıvanç duyması gerektiğini vurguladı. Alpar, Hollanda'da yetişen Türk gençlerinin toplumun itici gücünü oluşturduğunu ve bu gençler sayesinde mevcut siyasal, ekonomik ve ticari ilişkilerin daha parlak günlere gebe olduğunu belirtirken, Hollanda ile Türkiye arasındaki ticari ilişki hacminin 2007 yılı verilerine göre 5.5 milyar Avro dolayında olduğunu ve bunun bu yıl sonunda 7.5 milyar Avro'ya yükselmesinin beklendiğini kaydetti. HOTİAD Başkanı Mehmet Soytürk de böyle bir toplantının Avrupa Birliği'ni para birliğine götüren Maastricht Anlaşması'nın imzalandığı bir yerde yapılmasını anlamlı bulduklarını ve Avrupa ülkelerindeki Türkler'in sayısının 8 AB üyesi ülke nüfusunun toplamını aştığını hatırlattı. Soytürk, toplantının, Avrupa'daki Türk işadamlarının gücünü ortaya koyması açısından önemli olduğunu ve Türkiye'yi kesinlikle AB'ye üye olarak görmek istediklerini bildirdi. -''AB'NİN TÜRKİYE'YE İHTİYACI VAR''- Daha sonra söz alan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Rene van der Linden ve Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Milletvekili Ria Oomen-Ruijten, Türkiye'yi AB üyesi olarak görmek istediklerini vurguladılar. Türkiye'nin AB'ye olan ihtiyacı kadar AB'nin de Türkiye'ye ihtiyacı bulunduğunu ifade eden van der Linden ve Oomen-Ruijten, Türkiye'nin gerçek bir demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak birliğe üye olmasını istediklerini, bu yolda gösterilecek çabaların, sırf AB istediği için değil Türkiye için zorunlu olarak görülmesi gerektiğini anlattılar. İnsan hakları, demokrasinin işleyişi, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi konularda eleştirilerden çekinilmemesini isteyen konuşmacılar, karşılıklı yardım ve işbirliği esasına dayalı yapılacak çalışmalarla, Türkiye ile AB arasında varolduğu belirtilen sorunların kolaylıkla aşılabileceğini kaydettiler. -''TÜRKİYE ÖNEMLİ ÜLKE''- Hollanda Ekonomi Bakanı Maria van der Hoeven da Türkiye'nin, sahip olduğu dinamik nüfus yapısı, bölgesindeki stratejik önemi, küresel ekonomiye gösterdiği uyum ve sahip olduğu yatırım olanaklarıyla çok önemli bir ülke olduğunu söyledi. HOTİAD'ı, Hollanda sanayici ve işadamları düzeyinde bir örgüt olarak gördüklerini anlatan Van der Hoeven, Türk girişimcilerin her iki toplumu da yakından bilmesi ve kültürünü tanımasının büyük bir avantaj olarak gördüğünü bildirdi. Van der Hoeven, iki ülke arasındaki yatırımların ve ticaret hacminin, 2009 yılında, 2005 yılı verilerine göre iki katına çıkarmayı hedeflediklerini ve mart ayının ikinci yarısında ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Frank Hemskerk başkanlığında kalabalık bir Hollandalı işadamı heyetinin Türkiye'yi ziyaret edeceğini kaydetti. -100 BİNE YAKIN GİRİŞİMCİ- Daha sonra yapılan konuşmalarda Avrupa ülkelerindeki Türk girişimcilerin sahip olduğu ekonomik gücün hem bulunulan ülkeler hem de Türkiye için ifade ettiği önem dile getirildi. Avrupa ülkelerinde 100 bine yakın Türk işveren bulunduğu ve bu girişimcilerin 450 bin dolayında istihdam olanağı sağladığı, bu rakamların 10 yıl sonra 160 bin girişimci ve 1 milyon dolayında istihdam olarak beklendiği ifade edilen konuşmalarda, Türk girişimcilerin yaratacağı bu istihdam olanağının, şu anda Avrupa ülkelerinde çalışan toplam Türk işgücü sayısına ulaşacağı aktarıldı. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Cabbar Yavuz da Türk ekonomisine ilişkin bilgi verdi ve Avrupa'daki Türkler ile Hollandalı işadamlarını Türkiye'de daha çok yatırım yapmaya çağırdı. Yavuz, Türkiye'nin sahip olduğu, gerek ekonomik, gerek siyasal, gerekse AB ve bölge ülkeleri ile olan iyi ilişkileri ve yatırım potansiyeliyle, ülkeye duyulan güvenin arttığını ve yılda ülkeye giren yabancı sermaye akışının 20 milyar dolara çıktığını anlattı. Toplantıya 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de video mesajıyla katıldı ve Avrupa'ya bir dönem çalışmak için giden Türk vatandaşlarının artık işveren duruma geldiklerini ve bundan büyük gurur duyduklarını anlattı. HOTİAD tarafından düzenlenen Avrupa ülkelerindeki Türk işadamlarının gücünün irdelendiği 2. Maastricht Türk İşadamları Zirvesi yarın sona erecek.


 
Şub
10
    

28 yıllık mağduriyeti eşinin cumhurbaşkanı sıfatıyla atacağı bir imza ile son bulacak

 

 

First Lady'nin 28 yıllık bekleyişi

 


Hayrünnisa Gül’ün üniversite kapısındaki 28 yıllık bekleyişi, eşinin cumhurbaşkanı sıfatıyla atacağı

 

bir imza ile son bulacak.

MECLİS’TE kabul edilen anayasa değişikliği, tam 10 yıl önce türban yasağı nedeniyle eşiyle üniversite

 

 

 

kapısından dönen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayına sunulacak.

 

Cumhurbaşkanı onaylarsa, değişiklik Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girecek.

 

Gül’ün 15 gün inceleme süresi bulunan anayasa değişikliğini jet hızıyla onaylamasına kesin gözüyle bakılıyor.

 

 

Böylelikle Hayrünnisa Gül’ün üniversite kapısındaki 28 yıllık bekleyişi, eşinin cumhurbaşkanı sıfatıyla atacağı bir imza ile son bulacak.

 

 

Af düzenlemesinin de kabul edilmesi durumunda Hayrünnisa Gül, isterse iki kez kapısından döndüğü üniversiteye gidebilecek.

 

 

Hayrünnisa Gül, 1998’de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazanmış, kaydını yaptıramamıştı.

 

 

Fazilet Partisi Kayseri Milletvekili olarak fakültenin önüne eşiyle birlikte giden Abdullah Gül, “Moskova’da yaşıyor olsaydık, eşim böyle bir engelle

 

karşılaşmazdı” demişti. Gül, “YÖK’ün yönergesi doğrultusunda kayıt yapamayacağız”

 

 

yanıtını alınca, avukatı kayıt yapılmadığını notere tescil ettirmişti. Hayrünnisa Gül, bu nedenle 2002’de AİHM’de dava açtı, eşi Dışişleri Bakanı olunca

 

davayı geri çekti. Hayrünnisa Hanım, 1980’de de aynı bölümü kazanmış; 12 Eylül yönetiminin türban yasağı nedeniyle okuyamamıştı.

Türkiye’nin geldiği nokta

EŞİNİN üniversiteye kaydını yaptıramayan dönemin Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, 10 yıl önce tepkisini basın mensuplarına "İşte Türkiye’nin

 

gerçek yüzünü gördünüz. 18 sene önce Türkiye yine böyle olağanüstü dönemden geçerken, eşim okula alınmamıştı.

 

18 sene sonra Türkiye’nin

 

bulunduğu nokta yine aynı" sözleriyle dile getirmişti.

AKŞAM


10.Şubat.2008 05:04:40

 



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:28 | etiket:  

Murat Yetkin Dönüm noktası


Türban konusunda dönüm noktasına henüz gelmedik. Ama hayli yaklaştık

10/02/2008 (48 kişi okudu)

İleride okullarda okutulsa yeridir. Bir hükümet toplumun bir kesimi mutlu ederken, diğer kesimini nasıl mutsuz eder, aksi mümkün iken kendisini nasıl bir rejim tartışmasının tarafı yapar? Bir ders gibi bunu görüyoruz.
Madalyonun bir yüzünde Meclis'in dün aldığı üniversitelerde türbanı mümkün kılan Anayasa değişikliklerinin toplumun ciddi bir kesimini memnun ettiği gerçeği var. Yine laiklik tartışması ve cumhurbaşkanı seçimi gölgesinde yapılan 22 Temmuz seçimlerinden AK Parti yüzde 47, MHP yüzde 14 civarında oy desteğiyle çıktı.
Bunun demokrasilerdeki karşılığı temsil gücüdür. Dün TBMM'deki oylamanın son turunda 411 oy çıktı. 550 sandalyeli bir parlamentoda bu açık bir farktır. Yani dün akşam itibarıyla Türkiye'de Meclis'in kararına sevinenlerin sayısı, endişe duyanlarınkinden çoktur.
Üstelik üniversite öğrencilerinin türban da takabilmelerinde sakınca görmeyenleri AK Parti, ya da MHP taraftarlarıyla sınırlı görmek de doğru değil.
Dolayısıyla üniversite öğrencileriyle sınırlı kalacak, dinsel simgelerin devlet hizmetlerinin verilmesine karıştırılmasına varmayacak bir serbestinin, toplumun sayısal azınlıkta da olsa, azımsanması mümkün olmayan kesimlerini karşısına almadan yapılması mümkündü.
Aslına bakarsanız hâlâ da mümkün.
Ama Başbakan Tayyip Erdoğan bu yolu tercih etmedi. İspanya'da, amacı Müslüman-Hıristiyan toplumların diyaloğuna siyasi önderlik oluşturma olan 'Medeniyetler İttifakı' toplantısında bir İspanyol gazetecinin bunaltıcı uzunluktaki sorusunu yanıtlarken, bir yakınının ifadesiyle "Topun gelişine çaktı" ve ok yaydan çıktı. MHP lideri Devlet Bahçeli, yıllardır kendisini tabanına karşı ezik durumda bırakan bir sorunu, üstelik 2009 yerel seçimi öncesinde aradan çıkarmak için o topa girdi. CHP lideri Deniz Baykal ve DSP lideri Zeki Sezer'in hukuk hatırlatmalarının, hatta Baykal'ınki gibi İslam müktesebatı denemelerinin nafile olacağı, bu geniş ittifak karşısında baştan belliydi.
Toplumun sayısal çoğunluğunun sorun gördüğü bir şey elbet hükümetin çözmesi gereken bir sorundur. Öncelikli sorunun ekonomi olduğu, işsizlik olduğu, Avrupa Birliği olduğu hatırlatmaları, siyasi tercih kalesinin duvarlarına çarpar; nitekim çarptı da.
Öte yandan demokrasilerde ne tek güç yasama gücüdür, ne de iş basit bir aritmetik toplama-çıkarma işlemidir. Türban sorunundaki kadar güçlü bir sayısal ittifak, belki (denetim konuları bir yana) yürütme ve yasama arasında paralellik oluştursa da, yargının buna tabi olması gerektiğini söylemek yanlıştır. Hukuk, her zaman çoğunluğun isteğine uymaz, bazen çoğunluğun isteği aleyhine oluşur. Özellikle hak ve özgürlükler alanında, siyasi kararlar da hukuku böyle belirler. Buna en yakın örnek, hem de PKK lideri Abdullah Öcalan hakkında verilmiş idam cezası varken, içinde
MHP olan bir hükümet döneminde Meclis'in idam cezasını kaldırmış olmasıdır.
Toplumun sayıca az bir kesiminin türban serbestliğinin üniversite öğrencileri için sınırlı kalmayacağı, başı açık üniversite öğrencilerine ağır sosyal baskıya yol açacağı, kadın özgürlüğünü aile üyesi erkeklerin insafına bırakacağı ve dolayısıyla Türkiye'yi Türkiye yapan laik rejimi zedeleyeceği endişeleri ciddiye alınmalıdır. Bu kesimin şimdi sayıca az olması, haksız olduğunu, endişelerinin yersiz olduğunu göstermez. Tarih, o an nicelik çoğunluğuna sahip siyasi güç sahiplerinin toplumları nasıl felaketlere sürüklediğinin örneklerini yeterince veriyor bize.
Hükümet, toplumun bir kesimini memnun ederken, bunu diğerlerini uçlara sürüklemeden yapabilirdi. Bunu yapmadı. Toplumun bir kesimi, hukukun nihayet kendi toplumsal yargılarına göre belirlendiğinden memnuniyet duyarken, bir kesimi kuralların kendilerine yaşama şansı bırakmayacak şekilde değişmekte olduğu endişesine kapılmış haldeyken ortaya çıkan gerilim olmaz ise ne olur?
Bu konuda dönüm noktasına henüz gelmedik. Öyle bir nokta, örneğin Anayasa Mahkemesi bu uygulamayı Anayasa'nın 2'nci maddesi uyarınca geri çevirmesi ve inatlaşma sonucu hükümetin laiklik konusunu da Anayasa değişiklik paketine konu etmesiyle gelebilir. Bu en kötü senaryo olur.
Bu hatta benzeri bir intikamcı yaklaşımla, AK Parti hakkında kapatma davası açılmasına yakın kötülükte bir senaryo olur. Başbakan Erdoğan'ın bu en kötü senaryoyu dikkate alarak hâlâ elinde olan fırsatı değerlendirmesi, uygulamaya gerekli sınırlamaları getirmesinde sayısız yarar var.



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:28 | etiket:  

Müteahhit her inşaatı yapamayacak

Müteahhit her inşaatı yapamayacak
Öngörülen düzenlemelerle, müteahhitlerin branşlaşması ve deprem ülkesi Türkiye'de denetimlerin etkili hale getirilerek, inşaat kalitesinin artırılması hedefleniyor.
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın üzerinde çalıştığı sertifikasyon sisteminin tamamlanmasıyla, artık her müteahhit istediği her inşaatı yapamayacak, mesleğe sınıflandırma getirilecek

10/02/2008 (1 kişi okudu)

AA - ANKARA - Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın üzerinde çalıştığı müteahhitlere yönelik sertifikasyon sistemi çerçevesinde, mesleğe sınıflandırma getirilmesi öngörülüyor. Buna göre artık her müteahhit her inşaatı yapamayacak. Öngörülen düzenleme ile müteahhitlerin branşlaşması ve inşaat kalitesinin artırılması hedefleniyor.

'Dünya sektörde branşlaştı'
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Müsteşarı Sabri Erbakan, Kamu İhale Kanunu'nun 2003'te yürürlüğe girmesiyle uygulamada zorunlu olmaktan çıkarılan 'müteahhitlik karnesinin' A, B, C tipi gibi gruplara ayrıldığını hatırlattı. Üzerinde çalışılan düzenlemenin de buna benzer tarafları olduğunu dile getiren Erbakan, şöyle konuştu: "Artık dünya inşaat sektöründe branşlaşmış durumda, baraj yapan baraj yapıyor, havaalanı yapan havaalanı yapıyor. Bizim müteahhitlerimizin de bu konuda en azından sınıflandırılması lazım."

Özel bina denetimine dikkat
Erbakan, sertifikasyon sistemi çalışmasıyla ilgili de, öncelikle Avrupa Birliği ülkelerindeki sertifikasyon sistemleri ve müteahhitlik uygulamalarını incelediklerini söyledi. Erbakan, ikinci adımda da yapı denetimini, sigortacılık sistemine dahil edeceklerini belirtti. Erbakan, "Türkiye deprem ülkesi, inşaatlarda sıkı bir şekilde denetimin yapılması gerekiyor. Aynı şekilde bu inşaatları yapan müteahhitlerin de ne olduğunun bilinmesi lazım" dedi. Kamuya iş yapan müteahhitlerin denetim altında olduğuna işaret eden Erbakan, "Onları zaten biliyoruz, asıl önemli olan yüzde 95'i oluşturan özel binaların durumu, onları yapan müteahhitler. Biz de bu çalışmaları, bir nevi onlar için yapıyoruz" diye konuştu. Erbakan, öngörülen düzenleme sayesinde müteahhitlik hizmetleri ve bina envanterinin sağlıklı bir biçimde tutulabileceğini de ifade ederek, bunun sağlıklı kentleşme ve deprem zararlarını azaltma konusunda taşıdığı önemi vurguladı.

Düzenlemelere destek
'Her parası olanın müteahhitlik yapması' nedeniyle sektörün yaşadığı sıkıntıların önüne geçecek düzenlemenin, müteahhitlere uygulamada da kolaylık sağlayacağını aktaran Erbakan, sertifikası olan müteahhitlerin ihalelere girerken artık onlarca belge toplamasına gerek kalmayacağını, sertifikasını ibraz etmesi halinde elektronik ortamda verilerine ulaşılabileceğini kaydetti. Erbakan, düzenlemelerin zamanı konusunda da, "En kısa zamanda çıkarmayı istiyoruz. Sivil toplum örgütleri de bunu destekliyor" dedi.



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:26 | etiket: ,  
'Bütün enerji türbana, 301 ne olacak?'

10/02/2008 (1 kişi okudu)

RADİKAL - İSTANBUL -

 

'Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Türkiye'de bütün enerjinin başörtüsüne endekslendiğini, TCK 301, Vakıflar Yasası gibi

 

toplumu yakından ilgilendiren konuların unutulmasından endişe ettiğini söyledi. Dün yenileme alanı ilan edilen Sulukule'de incelemelerde bulunan Lagendijk,

 

gazetecilerin türban serbesti için yapılan Anayasa değişikliğiyle ilgili sorularını şöyle yanıtladı:

 


"Üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkmasını her zaman destekledim.

 

Ama Anayasa değişikliklerinin yapılış ve tartışılış biçimi, aceleye getirilmiş olması, bu konudaki korku ve hassasiyetlerin göz önünde bulundurulmaması aslında

 

çok üzücü bir süreç. Bunun, hükümet açısından sorun yaratacağını düşünüyorum. Benim bu konuda en büyük kaygımsa meselenin, bütün enerjinin, sadece

 

başörtüsü meselesine endekslenmiş olması ve 301 gibi, Vakıflar Kanunu gibi toplumu ilgilendiren diğer hürriyetlerin gündemden düşmesi ve unutulmaya

 

sürüklenmesi.

 

Bu çok kaygı verici bir süreç. Hükümet bunun bir sorun olduğunu umarım görür."



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:24 | etiket:  
 
Ve türban için Anayasa değişti

Üniversitelerde türban takılmasını serbest bırakmayı amaçlayan AKP ve MHP'nin ortak Anayasa değişikliği teklifi Genel Kurul'dan geçti

Gözler Köşk'te
Meclis Genel Kurulu'ndan , üniversitelerde türban yasağının kaldırılması amacıyla hazırlanan Anayasa değişikliğine vize çıktı. Anayasa değişikliği 103'e karşı 411 oyla benimsendi. Referandum sınırının (367 oy) üzerinde bir oyla kabul edilen Anayasa değişikliği onay için önce Köşk'e gönderilecek.

Sakin oturum
Cumhurbaşkanı Gül'ün onayı halinde gözler CHP'nin başvurusuyla Anayasa Mahkemesi'ne dönecek. AKP ve MHP'li vekiller, eleştirileri sakin karşılamaya gayret etti. CHP'li Canan Arıtman, "Bu, Türkiye'nin kara devrimidir" dedi. Kamer Genç, bir ara kürsüyü işgal etti, sorun, ara verilerek çözüldü.

Yüksek güvenlik
Oylamadan önce AKP ve MHP yönetimleri fire vermemek için yoğun çaba harcadı. Meclis içi ve dışındaki güvenlik önlemleriyse en üst düzeydeydi. CHP lideri Baykal, Anayasa'dan sonra YÖK Yasası'nda değişikliğin de şart olduğunu belirtti. Baykal, "Aksi halde iş üniversitede çarşafa kadar gider" dedi.
 
Arınç: CHP yargıya götürmesin

10/02/2008 (11 kişi okudu)

RADİKAL - ANKARA -

 

Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, CHP'ye, türban düzenlemesini Anayasa Mahkemesi'ne götürmemesi çağrısında bulundu ve

 

 

"Konunun içine çok düşmemelerini, halktan yana karar almalarını öneriyorum"

 

dedi.

 

Türbanın sorun olmadığını belirtenlerin kendini aldattığını savunan Arınç, bu konunun artık siyasetçilerin gözlerini kapayamayacağı bir duruma geldiğini söyledi.

 

 

Düzenlemenin bir zafer edasıyla değerlendirilmesinin de yanlış olduğunu belirten Arınç, durumun bu şekilde karşılanmasının toplum içerisinde ayrımcılık ve kamplaşmalara neden olacağını belirtti.

'Çok dikkatli hazırlandı'

 


Arınç şöyle konuştu:

 

"Anayasa Mahkemesi bu değişikliği esasen değil şeklen inceler.

 

'(Etrafından) Dolanma' diye kabul ederek iptal edebilir mi?

 

Evet edebilir.

 

Bunlara alışığız.

 

Ama bu değişiklik çok dikkatli, iptale olanak vermeyecek şekilde hazırlandı."

 
 
 
 
Günün Sözü
Suçsuz insanların çoğunu, kendi suçlarından haberi olmayanlar cezalandırır.
Cemil Sena
 
Tarihte Bugün

Takvimler 10 şubat tarihini gösterdiği zaman

 

...1978 yılında,
Memuriyeti gasp suçundan yargılanan TRT eski genel müdürü Şaban Karataş 3 ay hapse mahkum oldu.



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:23 | etiket:  

Araplar Avrupa'yı örnek almalı

Araplar Avrupa'yı örnek almalı
Avrupa ülkeleri birleşip ürkütücü bir güç kazanırken, onlardan daha sıkı bağlara sahip olduğu varsayılan Araplar anlaşmazlıkları aşamıyor. Bu durumu emperyalist saldırılara dayandırmak da yeterli bir açıklama değil...

10/02/2008 (5 kişi okudu)

 

SEYİD ZEHRA 

Geçen aralık ayının sonlarında AB'nin Schengen serbest dolaşım bölgesi, bütün alanlarda birliğin göstergesi olarak genişletildi. Schengen Lüksemburg'daki bir kasabanın adı ve ilk pasaportsuz dolaşım anlaşması 1985'te bu kasabada imzalanmıştı. Bugün 400 milyon Avrupalı Estonya'dan Portekiz'e kadar uzanan büyük bir bölgede, 24 Avrupa ülkesi arasında pasaportsuz yolculuk yapabilir hale geldi. O halde karşımızda, dünyadaki en büyük birleşik güçlerden biri olma amacıyla ilerlemekte olan ürkütücü bir ekonomi ve siyasi bir güç var.
Avrupa ülkelerinin farklı alanlarda bütünleşme ve birleşme yönünde attıkları adımlarla Arap ülkelerindeki şartlar arasında bir karşılaştırma ilk kez yapılmıyor. Bu, Arap vatanında uzun yıllardır araştırma ve tartışma konusu. Araştırmacılar bu durumu bütün ayrıntılarıyla masaya yatırdı. Böyle bir karşılaştırma yapmaya iten etkense, Avrupa'nın geldiği durumla Arap vatanındaki bizlerin hali arasındaki büyük fark. Avrupa'da bütünleşme ve birliğin her alanda kök salan bir gerçek haline geldiği ve gün geçtikçe derinleştiği bir zamanda, bizler hâlâ bütünleşmekten ve gerçekçi işbirliği içine girmekten bile çok uzağız. Her alanda bölünmüş ve parçalanmışlık halimiz devam ediyor.

Aynı anda başlamıştık ama...
Bu gerçekten tuhaf bir durum ve ilk anda anlaşılması zor geliyor. Arap ülkeleri arasında o kadar çok anlaşılmazlık nedeni var ki... Öte yandan, öncelikle şunu söylemek gerekir ki, Avrupa ve Arap ülkelerinin bütünleşme deneyimi hemen hemen aynı dönemde, 1950'lerde başladı. Buna rağmen şartlar böylesine ürkütücü bir farka yol açtı.
İkincisi, bütünleşmenin ve birliğin temellerini temsil etmesi öngörülen Arap ülkeleri ve halkları arasındaki ilişkiler, Avrupa ülkelerini birbirine bağlayan bağlarla karşılaştırılmayacak kadar çok. Hatta Arap ülkeleri ve halklarını buluşturan tarih, kültür, vicdan, his ve
ortak çıkarlar gibi bağlar dünyada başka bir toplumda görülmüyor.
Enerjimiz tükendi mi?
Üçüncüsü, dünyanın bütün bölgeleri yıllardan beri farklı şekillerde bütünleşmeye yönelmekte. Söz konusu bütünleşmeyi ekonomik ve siyasi gelişmeler öngörüyor; zira, ekonomik ve siyasi açıdan, büyük oluşumlar dışındaki oluşumların ağırlığı kalmadı.
O halde bütün bu etkenler ve yaklaşımların ışığında, bizlerin Avrupa
ülkelerinden daha ileri bir noktada olmamız ve bütünleşme deneyimimizi onlardan önce gerçekleştirmemiz gerekirdi. Peki ne oldu? Niçin onlar bütün bu başarıları elde etti de biz başarısız olduk? Bunun sorumluluğunu dış etkenlere dayandıran bir bakış açısı var. Buna göre, biz bağımsızlığımızı elde ettiğimiz günden bugüne kadar kaynaklarımızı, topraklarımı ve bağımsızlığımızı hedef alan emperyalist saldırılara maruz kaldık. Bu
saldırılar enerjimizi tüketti ve bizi felce uğrattı. Bu temel nedenden dolayı arzulanan bütünleşme ve birliği sağlamakta aciz kaldık. Bağımsızlık elde ettiğimizden beri şiddetli emperyalist saldırılara uğradığımız doğru ve bunların merkezinde, Siyonist düşmanın saldırıları ve savaşları var. Söz konusu saldırılar sadece ekonomik ve siyasi gücümüzü değil, düşünce gücümüzü de tüketti. Düşünsel imkânlarımızı Arap ülkelerinin yapısal sorunlarına değil, bu saldırılara ayırmak zorunda kaldık.

Birleşme en iyi mücadele yöntemi
Bu bakış açısının sahipleri, kaynaklarımıza göz diken ve bağımsızlığımızı elimizden almak isteyen büyük emperyalist ülkelerin, Arapların gerçekçi bir ilerleme sağlamasını engelleme ısrarıyla ilgili bir başka noktaya da işaret ediyor. Bu da doğru. Emperyalist güçlerin Arap uyanış girişimlerini yıllardır, hatta asırlardır vurmaya çalıştığı olgusu kanıta ihtiyaç duymuyor. Bu güçlerin Arap ülkeleri arasında ayrılık çıkarma ve birleşmelerini engelleme kararlılığı da fazla ayrıntı gerektirmiyor.
Bu dış etkenin Arapların bütünleşmekte aciz kaldığı yorumunda önemli bir rol oynadığı şüphe götürmez. Ancak, bunun acziyeti açıklamak için yeterli görülmesi de mümkün değil. Aksine, bu dış etken Arapları bütünleşmeye sevk etmiş olmalıydı. Yani Arap ülkelerine yönelik bu sert emperyalist saldırıların, onları birleşmenin mücadele için kaçınılmaz olduğunu anlamaya sevk etmesi gerekirdi. Birleşmemizin, bu saldırılarla mücadelede tutunmamız gereken en büyük güç kaynağı olduğunu çok zaman önce anlamamız gerekirdi. Niçin başarısız olduk?
(Bahreyn gazetesi Ahbar el Haliç, 5 Şubat 2008)



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:22 | etiket:  

Erdal Güven Biri şu okuru analiz etsin


10/02/2008 (27 kişi okudu)

Bir okur mektubu:
Erdal beycim, ben de sizin gibi daha çok dış politikaya kafa yoran biriyim. İç politika meselelerine pek girmem anlayacağınız. Son günlerde memleketin başına bir kez daha musallat edilen türban meselesinde de eş dost sohbetleri dışında görüşlerimi kendime saklamayı tercih ettim.
Ta ki geçen hafta hasta yatağımda televizyon seyrederken liberal görüşleriyle nam salmış, yaşlı başlı bir profesörün ağzından şu cümleleri duyana kadar: "Türban yasağının sürmesini isteyenler bunu çağdaşlık adına istediklerini söylüyorlar. Oysa bunun çağdaşlıkla alakası yok. Çünkü türban serbestisine karşı çıkanlar, 301'in kaldırılmasına da karşı,
AB reformlarının gereğinin yapılmasına da karşı, vakıflar yasasının yapılmasına da karşı..."
Özetle demek istediği şuydu profesörümüzün: Türban yasağının kalkmasına karşı çıkanlar aslında Türkiye'nin çağdaşlaşmasına karşı çıkıyor...
Bu sözler fena halde kanıma dokundu, zaten yüksek seyreden ateşim harlandı, bir türlü peşimi bırakmayan öksürüğüm depreşti... Fakat Allah sizi inandırsın, kara kaşlı kara gözlü bu profesörümüzün söyledikleri hastalığımın yol açtığı halsizlikten 'eser' bırakmadı bende. Başladım söylenmeye kendi kendime. Bir iki gün gazeteleri taradım, biri çıkıp profesörümüze ve kendisi gibi düşünenlere iki laf eder umuduyla. Tek bir satır göremedim. Baktım sizin de yazacağınız yok, bari ben yazayım, belki infialimi paylaşır da yayınlar dedim.
Uzattım galiba Erdal beycim. Sadede geleyim. Derdim şudur: Ben şahsen, profesörümüzün saydıklarından hiçbirine karşı değilim. İlaveten, siyaset ve rejimin askeri vesayetten kurtarılmasına, küreselleşmeye, Kıbrıs'ta çözüme, özelleştirmelere, hukukun üstünlüğüne de karşı değilim. Tam tersine destekçisiyim tüm bunların. Kendimi sol eğilimli liberal biri olarak tanımlanırım. (Bir keresinde The Economist okurken Radikal gazetesi için aynı tanımlamayı yaptıklarını görünce pek mesut olmuştum). Gelgelelim, türban meselesine gelince işin rengi değişiyor şahsım açısından.
Evet, bir yandan üniversite çağına gelmiş insanların kılık kıyafetinin 'düzenlenmesi' tuhafıma gidiyor; ancak öte yandan tüm sözlü ya da yazılı güvencelere karşın bu işin burada kalacağını, daha doğrusu kalması gerektiğini aklım almıyor.
Neden mi? Birincisi, YÖK'e bağlı bir üniversiteye türbanla girilebilecekse, MEB'e bağlı bir liseye, hatta ilköğretim okuluna neden girilemesin? Mevzubahis kişisel özgürlükse ilkini savunup ikincisini savunmamak mümkün mü? Mümkünse nasıl? Benim bildiğim, kişisel özgürlüğün sınırı bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerdir. Türbanlı bir üniversite öğrencisinin amfiye girmesi, başı açık bir sınıf arkadaşının girmesini engeller mi? Hayır. O halde, türbanlı bir lise veyahut ilköğretim öğrencisinin derse girmesi, başı açık sınıf arkadaşının girmesini neden engellesin? Peki lise ya da ilköğretim öğrencilerinin türbanla okula girmesini savunabilir miyim?
Hayır. O halde üniversite öğrencisinin türbanla kampuse girmesini nasıl savunabilirim?
İkincisi, o kız hukuk dersi alırken amfide türbanıyla oturabilecek; ama gün gelip avukatlık, savcılık, yargıçlık yapacaksa adliyeye girerken çıkaracak? Eğitim fakültesine giderken başını örtebilecek,
ama öğretmenlik yapacaksa açacak...
Kadavra incelerken türban takabilecek, ameliyat yaparken takamayacak... Sonra da biz o yargıçtan, öğretmenden, doktordan bizim ona tanımadığımız eşitlikçiliği bekleyeceğiz, 'integrity'sini (Türkçesi şimdi aklıma gelmiyor) korumasını isteyeceğiz ...Ne hakla?
İlk soruma, ilköğretim ya da lise ayrı üniversite ayrı; biri eğitim öğretim yeri öteki bilimsel faaliyet alanı diyeceklere karşı sorum şu: Özgürlüğün böyle bir sınırı mı var? İkinci soruma, tabii ki çünkü devlet kurumlarının kuralları vardır, diyenlere karşı sorum da şu: O zaman üniversitelerin niye olmasın? Demokrasi, özgürlükler rejimi olduğu kadar
kurallar rejimi de değil midir?
O yüzden kimse kusura bakmasın ama, türbana kamusal alanın tamamında serbesti isteyenler de yasağın aynen sürmesini savunanlar da, türbana sadece kampüste serbesti isteyenlerden çok daha tutarlı geliyor bana. Bir özgürlüğü ya baştan sona savunursunuz ya da hiç savunmazsınız, öyle değil mi?
Öte yandan, sakın aklını laiklikle bozmuş rektörleri ya da yer altı akıl üstü bilimcileri desteklediğim sanılmasın...Yıllarca askeri vesayet rejimine, darbelere, ifade özgürlüğünün boğazlanmasına, Kürt sorununa seyirci kalan, ne Meclis'te pankart açtıkları için hayatı karartılan öğrencilerine ne de aykırı görüş belirttiği için tu kaka edilen öğretim üyelerine sahip çıkabilen üniversite yönetimlerinden medet umacak değilim. Türban konusunun içinden çıkılmaz bir soruna dönüşmesinde din bezirganı siyasetçiler kadar, laiklik fetişisti üniversite yönetimlerinin de payı var kanaatimce. Ancak, konu kampüste kılık kıyafet olunca, onlar konuşmayacak da kim konuşacak? Milletvekillerinin yasayı değiştirme yetkisi varsa, rektörlerin de değişikliği eleştirmeye, aleyhte kamuoyu oluşturmaya hakkı olacak tabii ki.
Üsluptaki seviyesizlik bir yana AKP liderliğinin bir inandırıcılık, samimiyet sorunu da var bana göre. Özellikle Başbakan Erdoğan, din ve vicdan özgürlüğüne bu kadar duyarlıysa, üniversitede türban yasağını kaldırmak için 'çırpınıyor' da yıllardır Sünni tedrisata tabi tutulan Alevi çocukların mağduriyetini ortadan kaldırmak için niye kılını kıpırdatmıyor? Bu iki sorunun yarattığı mağduriyet ve mağdurlar arasında nitelik ve nicelik kıyaslaması yapılsa acaba hangisi ağır basar? Erdoğan bir yandan AİHM'nin türban kararını etkisiz hale getirmeye çalışıyor, öte yandan AİHM'nin Türkiye'deki din dersi müfredatına ilişkin kararını görmezden gelmeyi sürdürüyor. Bu nasıl din ve vicdan özgürlüğü duyarlılığıdır? Memleketimde özgürlük önündeki bütün engeller kaldırıldı da bir türban özgürülüğü mü kaldı? Üniversitelerin tüm sorunları çözüldü de bir tek türbanlı öğrencilerin mağduriyeti mi kaldı?
Dedim ya, sol eğilimli liberal bir kişi olarak, bu türban meselesini kafamda ne kadar evirip çevirsem de bir özgürlük meselesi olarak algılayamıyorum. Bu durumdan bir tek benim muzdarip olmadığımı da biliyorum. O yüzden de mektubumu lütfen yayınlayın ki biri halimi, halimizi analiz etsin. Fallik dönemden kalma bir durum mu söz konusu? Bastırılmış korkuların dışavurumu mu? Paranoya belirtisi mi? Yoksa 40 yaş depresyonu mu? Yoksa liberalliğin zırt dediği yer mi?
Muhtemel analizcilerden tek bir ricam var: Türbanı, modernitenin bir uzantısı olarak, türban takanları da ultra-modern insanlar olarak tanımlamasınlar; manik depresif etki yapıyor çünkü...
Not: Müsaade edersiniz bundan sonrasına ne olacağına dair kanatimi de paylaşmak isterim sizinle. Bence Anayasa Mahkemesi'nden dönecek hesap. Zaten ortada mahkemenin daha önce aldığı bir karar var. Üstüne üstlük AİHM'nin bu kararı destekleyen bir hükmü var. Anayasa değişikliği hukuki geçerlik kazanmayacak. AKP ve MHP de dönüp, "Biz elimizden geleni yaptık. Ama olmadı işte" deyip işin içinde sıyrılacak. Ne imaj yansın ne oylar...
Geriye, kaybettiğimiz zaman ve enerji kalacak.

Sevgi ve saygılarımla



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:22 | etiket:  

Şeriata imtiyaz akıldışı

Şeriata imtiyaz akıldışı
Britanya'daki Müslümanların şeriata uygun yaşamasını 'destekleyen' Canterbury Başpiskoposu'nun unuttuğu bir şey var: Herkesin tek hukuka tabi olması demokrasinin temelidir

10/02/2008 (10 kişi okudu)

Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams, İslam ve onun din adamlarıyla yapıcı ilişkiler kurmak bakımından hayran olunası çabalar gösterdi. Müslüman dünya hakkındaki duyarlı sözleri, bazı meslektaşlarının yaklaşımıyla memnuniyet verici bir tezat teşkil ediyor. Can sıkıcı tavırlar sergileyenler arasında öne çıkanlardan biri Rochester Piskoposu'ydu; geçen ay gayrımüslimlerin 'gidemediği' yerler hakkında (oraların nereler olduğunu belirsiz bırakarak) sarf etttiği sözler gereksiz yere kışkırtıcıydı. İngiltere Kilisesi'nin birçok üyesi küplere bindi ve bu sözlerin inançlar arası ilişkileri geliştirmek için gösterilen onca çabaya zarar verdiğini düşündü.

AİHM onay vermiyor
Williams, bu durumu telafi etmek ve hassasiyetleri yumuşatmak çabasıyla dün hiç de hassas olmayan bir şey yaptı. Britanya'da şeriatın
belli kısımlarını kabul etmenin 'kaçınılmaz' göründüğünü söyledi ve evlilik anlaşmazlıklarını çözmek gibi meselelerde 'Müslüman hukukun bazı unsurlarına yapıcı uyum' çağrısında bulundu. Williams'a bakılırsa, Müslümanlar 'kültürel bağlılık veya devlete bağlılığın keskin alternatifleri' arasında seçim yapmak zorunda kalmamalıydı.
Son derece şaşırtıcı sözler bunlar. Çünkü farklı bir kurallar silsilesinin 'bazı kültürel ve dinsel çerçevelere... daha uygun' görünmesi, bir grup vatandaşı parlamentonun koyduğu yasalardan hariç tutmayı meşrulaştırmaz. Herkesin tek hukuka tabi olması bu demokrasinin temelidir. Farklı inançlardan insanlar (Yahudiler, Hindular, Sihler), kendileri için yeni yasalar talep etmeksizin mutlu mesut yaşayıp gidiyorlar. Müslümanların hoşgörülü bir kültüre nasıl başarıyla entegre edileceğini sormak, Müslüman toplumunun bazı kesimleri kendisini daha rahat hissetsin diye hoşgörü kültüründe buna uygun değişiklikler yapmayı istemekten daha faydalı.
Başpiskoposun şeriatın hangi noktaya kadar uygulanmasını önerdiği açık değil. Söz konusu hukukun aşırı biçimlerine karşı olduğu kesin. Şeriatın uygulanışının ülkeden ülkeye çok farklı özellikler gösterdiği de ortada. Fakat asıl mesele bu değil. Britanya'da her vatandaş hukuk karşısında eşittir. Bu dengeyi bozabilecek her şey tümüyle kabul edilmez görülmelidir.
2001'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), şeriatın Avrupa Konvansiyonu'nda dile getirilen insan hakları değerleriyle alenen uyumsuz
olduğunu vurgulamıştı. 2005'te Ontario eyaletinin adalet bakanı, Müslümanların boşanma ve çocukların velayetine dair anlaşmazlıklarını çözmek için şeriat hukukunun benimsenmesini önermesiyle ortaya çıkan insan hakları ve kadın haklarına yönelik kaygılar, Kanada'da gösteri furyasına yol açmıştı. Öneri bütün Kanadalılar için tek hukuk olması gerektiği gerekçesiyle, İslami mahkemelerin kadınlara karşı ayrımcılığa yol açacağı korkuları arasında reddedildi.

Paralel yetki alanı yaratır
Williams Kanada deneyiminden belki haberdar değildir. Fakat 'toplumsal
kuşku' dediği durumu azaltmak arzusunda samimi olsa da, bu meseleyi çözmek için tuttuğu yol daha fazla kuşku ve husumet yaratmanın garantisi gibi
görünüyor. Williams'ın bağlı olduğu kilise, Roma'daki paralel yetki alanından kopmak için kuruldu. Şimdi o kilisenin başkanının 500 yıl sonra, başka bir inanç için paralel yetki alanına dönüşü savunmak inanılır gibi değil.
Uyum içinde yaşamak istiyoruz. Müslümanların Britanya'da kendilerini daha iyi hissetmesi için ne yapılması gerektiğine dair önemli sorular var. Fakat Williams'ınki, bir yatıştırma eyleminden ibaret. Britanya'daki tüm inançların uygulanışı ve parlamenter demokrasimizin gücü açısından zarar verici bir tehdit içeriyor.
(Başyazı, 8 Şubat 2008)



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 05:21 | etiket:  

Murat Belge Kuran'da yeri var mı?

 

Murat Belge

10/02/2008 (73 kişi okudu)

Başörtüsüne ilişkin her şeyi şangır şungur tartışmaların konusu yaptığımız bugünlerde popüler çatışma noktalarından biri de Kuran'da başörtüsüne ilişkin bir söz olup olmaması. Sonuç olarak, çok bir şey olmadığı bilinir zaten. Ama olduğu kadarı, tartışan iki tarafın da kendini haklı görmesine elverir.
Bu ne kadar önemli? Bugün milyonlarca insandan oluşan bir Müslüman dünya var ve kadının örtünmesi, değişen derecelerde de olsa, bu dünyanın tamamında olması gereken bir şey olarak görülüyor. Böyle olduğuna göre, Kuran'da böyle bir şeyin olması -ya da olmaması- ne kadar belirleyici olabilir? Bu Müslüman dünyada, Kuran'da yalnız 'olmayan' değil, 'yapmayın, doğru değildir' denilen birçok şey de yapılıyor. Hıristiyan kültürde çok önemli olan 'azizlik' kurumu bizde yoktur- resmen. Ama sokak sokak dolaşıp evliya mezarlarına çaput bağlayan, dua eden, dünya kadar insan (çoğu kadın) görürsünüz. Üstelik buralarda, bizim Diyanet'in 'böyle yapmayın' yazıları da vardır- ama kim dinler?
Bizim memlekette, camilerde, ayakkabı çıkarılması, hep dikkat etmişimdir, çok önem verilen bir eylemdir. Kapının önüne konan hasırın tam sınır çizgisine ayakkabınla mı bastın, doğrusunu mu yaptın, çevredeki takkeli sakallı adamlar büyük bir titizlikle izler, yanlış bir şey yaparsan bayağı sertçe müdahale eder vb. İnsan bu, bayılıyor, hemcinslerine tafra satmaya. Bazan düşünürüm, 'bu adamlar için cami bu ayakkabı yasağı- başka dertleri yok.'
Çünkü böyle biçimci bir kültürümüz var. Her şeyin ayrıntısı, santim santim
tespit edilmiş olacak.
Peki, Kuran'da yeri var mı bunun? Kuran'ın neresinde yazıyor camiden içeri girerken avluda ayakkabını çıkaracaksın.. orada bir hasır göreceksin, ona sakın ayakkabınla basma vb.?
Kuran'da yeri olsun veya olmasın bu böyle bellenmiş, böyle gidiyor.Tabii
başörtüsü gibi laiklerin panik alanına da girmediği için kimse Kuran'da yeri olup olmadığının peşine düşmüyor.
Tabii, çok anlaşılır bir şey. Camide namaz kılınıyor, yere yatıp kalkıyor
insanlar, o yatıp kalktıkları yerin temiz olmasını istiyorlar. Böyle pratik bir noktada ortaya çıkan bu konu sonra neredeyse ibadetin önemli parçası haline geliyor.
Bir zamanların teknolojik koşullarına göre, kapalı mekânın içini temiz tutmanın en sağlam yolu ayakkabı çıkartma olmuş. Ama bu, bilinenler, olabilecekler arasında 'en sağlam' yol. Ayakkabı içinden çıkacak öyle bir 'çoraplı ayak' olabilir ki, insan, 'Kardeşim, sen gene giy pabucunu, öylesi daha iyi olacak' diyebilir. Bugünün dünyasında 'galoş' var, böyle çareler de bulunabilir. 'Çağdaşlaşma' dediğimiz şey 'başörtüsü' gibi tek bir alana tıkışıp kalmaz. Ama şu halimizle bizim böyle konularda serinkanlı bir tartışma yürütmemiz ne kadar uzak ihtimal gibi görünüyor.
Dönelim, 'başörtüsü'nün 'Kuran'da yeri olup olmadığına. Aslında bir 'çağdaşlaşma' tartışması olacaksa, bence bunun da önemi var. Ama 'tartışma' birden fazla insanın eşit imkânlarla konuşmasına dayanan bir şeydir. 'Ben baktım, bulamadım. Demek ki hurafeymiş. Çıkarın kafanızdan o aptal şeyi' diye birinin sinir bozucu bir eda ile 'kontr-fetva' vermesine 'tartışma' demezler.
İnsan inançlarının söz konusu olduğu yerde 'doğru/yanlış' ölçütleri çok geçerli olamaz. Ayrıca, bu kavgalarda, 'işin doğrusu'nu biliyor ve onu savunuyor görünenlerin de 'bilimsel düşünce'den biraz nasiplenmiş olduklarının bazı belirtileri bulunsa iyi olacak. Ama hayır, 'bilim' denince bundan 'pozitivizm'i anlayanlar, en azından karşılarındakiler kadar 'ideolojik' olduklarını herhalde hiçbir zaman anlamayacaklar.