Çocukluğumdan
bu yana futbolun peşinden gittim; tüm işlerimin arasında bunu hiç ihmâl
etmedim. Onu sevdim, asla vazgeçemeyeceğimi sandım. Onun olduğu her
yere daldım; stadyumların kapısında bekledim, kahvehanelerin ekran
başlarında yer tuttum, birahanelerin abonesi oldum. Oralardaki
muhabbetlere ortaklık ettim, beni ilgilendiren ve ilgilendirmeyen her
söze kulak verdim, ben de söze girebilmek için can attım. Bütün amacım,
keyifle bir maç seyretmekti. Ve o maçı seyrederken, futbol muhabbetine
yabancı kalmamaktı.
Futbol muhabbetine yabancı kalmak istemedim; çünkü onu hem sevdim,
hem önemsedim. Sahadaki akıl oyunlarını, kurnazca manevraları, hattâ
sahtekârlıkları sevdim. Saha dışına taşmış saçma çekişmeleri, incir
çekirdeğini doldurmayan tartışmaları, birilerinin intiharlara varan
hayal kırıklıklarını ilgiyle ve hüzünle karşıladım. Yine de hep onlar
hakkında söyleyecek bir sözümün olabileceğine inandım.
Sonra bütün bunlar bana boş geldi (böyle bir cümle kurduğumda,
Edip Cansever’i hatırlıyormuş gibi oldum); evet, bütün bunlar bana boş
geldi. O zaman da futbolun müziklerine, edebiyatına, resimlerine,
anılarına sarıldım; onlar da çok uzun sürmedi. Futbola dair her şey
bana boş geldi.
Futbolun; onun endüstrisinin ve amatörlüğünün, kirliliğinin ve
temizliğinin, güzelliğinin ve çirkinliğinin, yaşamının ve ölümünün,
pratiğinin ve ruhunun... her şeyinin dışında kaldığımı hissettim; tümü
de bana boş geliyordu.
Futboldan vazgeçmem demek, sanırım bir anlamda yaşamımın bir
bölümünden vazgeçmem demekti. Yazık ki bu düpedüz böyle oldu;
yapabileceğim bir şey yoktu. Yaşamımın bir bölümünden vazgeçtiğimi
kabullenmek ve bu durumu sakinlikle karşılamak zorunda kaldım. Futbol
bana boş geliyordu. Bunun ayırdına en fazla, bir Çarşamba gecesi eve
gelip televizyondaki Fenerbahçe-İnter maçını seyrederken varmıştım.
Fenerbahçe golü atmış, apartmanda bir gürültü kopmuş, caddelerden havai
fişekleri fışkırmıştı, penceremin önünden geçen otomobiller
klaksonlarına asılmışlardı. Ben ise yerimden kalkacak gücü
bulamamıştım. O zaman anlamıştım futbolun beni terkettiğini...
Yaşamımın önemli bir bölümümün artık öldüğünü anladığımda,
ağlamalı mıydım; ne bileyim? Doktorlar başucumdaki yakınlarıma usulca
şöyle demiş olabilirlerdi: “Hastanın futbol ölümü gerçekleşti,
isterseniz sağlam organlarını bağışlayabilirsiniz.”
Bu durum yakınlarımı ne kadar etkilemişse, beni birkaç kat daha
fazla etkilemiştir. Futbol ölümüm gerçekleşmişti, ben bunu
anlayabiliyordum; az şey değildi bu... Bir yıkımdı.
Bunun tıbbi bir açıklaması vardır şüphesiz; yoksa durup
dururken bir insanın futbol ölümü niçin gerçekleşmiş olsun? Üzüntü
verici bir şeydi; oysa yapabileceğim bir şey yoktu. Ağlamak da işe
yaramazdı.
Uzun süre, bu durumun belki bir gün düzelebileceği üzerine bir
umut taşıdım. Ama olmadı, düzelmedi. O yüzden de işte tam bu gece, bu
kez bir Salı gecesi, tüm umudumu yitirmiş olarak kendi elimle ve kendi
bilgisayarımla, yaşamımın (tümüne değil ama) önemli bir bölümüne son
verme kararı aldım. Pipoma tütünü doldurup yaktım, masamın başına
oturdum, klavyeye birkaç saniye tereddütle baktım, gücümü topladım ve
sonunda tuşlara vurup şu cümleyi yazdım:
“Artık futboldan keyif almıyorum; bundan böyle yazamayacağımı hissediyorum, hoşçakalın...”
İngilizce
tedrisat yapılan herhangi bir lise ya da yüksek okulda İngiliz
edebiyatı okumuş olan her öğrencinin hayatına kara bir “Beowulf”
(Beywulf) damgası vurulmuştur. İyi ihtimalle on birinci yüzyıldan
kalmış, ama daha da öncesini anlatan, 3183 sayfalık bir şiiri sana
okuturlar, anlamanı beklerler, bir de bu şiirden seni imtihan ederler.
O kadar anlaşılmaz ki, hemen hemen her kelimenin anlamına bakarsın.
Kavrayamadığın kısımları öğretmen anlatır. Bu iş, yaklaşık bir buçuk ay
sürer. Sonuçta bütün Kuzey ırklarından, bölgelerinden, canavarlardan,
ejderhalardan ve haddini bilmez kahramanlardan nefret eder hale
gelirsin. İşin fenası, yazarına da küfredemezsin, çünkü “anonim”dir.
Zalim İngiliz Edebiyatı dersinde daha sonra okuduğun, aslında neredeyse
aynı derecede zor ama bu kadar karanlık olmayan Chaucer’ın “Canterbury
Tales”i bile insana kolay gelir. Oysa onun da her sayfasında, neredeyse
tamamın üçte birini kaplayan açıklayıcı dipnotları vardır.
Kendi hesabıma, yaklaşık kırk beş yıllık bir meseleden söz
ediyorum. Bu sürenin ilk yirmi yılında hislerim aynen devam etti. Sonra
“Beowulf”a muhabbet duymaya başladım. Özellikle Nobel ödüllü İrlandalı
şair Seamus Heaney’nin 1999’da yaptığı nefis çeviriden okuduğum
bölümler, eski husumeti bir nebze ortadan kaldırdı denebilir.
“Beowulf”a adeta muhabbetle bakmaya başladım.
Sonra bir Beowulf furyası söz konusu oldu. Önce, Heaney’nin
çevirisiyle aynı yılda Graham Baker, kahramanı canlandırmayı, benzer
rollerde görmeye alıştığımız Christopher Lambert’in üstlendiği
“Beowulf” adlı bir film çevirdi. Şahısla aramızda artık bir nefret
ilişkisi olmadığı halde, hayretlere düştük. Yani, kim ne yapsın
Beowulf’u? Üstelik, bir korku/aksiyon filmiydi, hiç de matah bir şey
değildi. Pek izlendiğini sanmıyorum. İki yıl önce ise bu sefer
olayların geçtiği vehmolunan bölgenin sakinlerinden sayılabilecek olan
İzlandalı Sturla Gunnarsson “Beowulf & Grendel”i çevirdi. İskoç
Gerard Butler, Beowulf’tu. İzlandalı baba-oğul aktörler Ingvar Eggert
Sigurðsson ve İngvar Sigurðsson da Grendel’in genç ve olgun
versiyonlarını oynuyordu. Daha önce kimsenin itibar etmediği bu destan
nasıl olup da altı yıl içinde iki kez çekildi demeye kalmadan, şimdi de
Robert Zemeckis’in “Beowulf”u ile karşı karşıyayız. Kahramanımızı, çok
beğendiğimiz bir aktör, Ray Winstone oynuyor.
Ancak buna oynuyor demek caiz mi, bilemiyorum. Hatırlarsınız,
bu filmde uygulanan teknikle esas olarak, gene Robert Zemeckis’in
yönettiği, Chris Van Allsburg’un çok sevilen çocuk kitabından uyarlanan
“The Polar Express”te karşılaşmıştık. Zemeckis, bu film için iki görsel
efekt büyücüsüyle, Ken Ralston ve Jerome Chen’le birlikte çalışmıştı.
Kullandıkları tekniğin adı, “motion capture”, yani “hareket yakalama”
ya da “mocap”. Kimileri bunu “performans yakalama” diye de tabir
ediyor. Aktörler oynuyor, ya reflektörler ya da başka malzeme
marifetiyle bu performans kaydediliyor. Animatörler de bunları,
bilgisayarda yaratılmış bedenler ve kostümlerle birleştiriyorlar.
Bunları da istedikleri şekilde oluşturuyorlar. Örneğin, yarım asırlık
Ray Winstone, Beowulf’un gençliğinde, yarı yaşındaki herkesin iftihar
duymasına neden olacak bir fizikle ortada dolaşıyor. Allah herkese
nasip etsin! Öte yandan, “Polar Express”den de bildiğimiz gibi,
karakterlerin yüzleri, hakiki insan yüzü ile animasyon karakteri
arasında bir yerde kalıyor; ifadelerinin incelikleri bize malum
olmuyor.
Vaktiyle nefret ettikleri eski şiirlerin kılına dokunulunca
küplere binen ihtiyar yazarlar (bir de, destanlarına kıyamayan
İngilizler) bir kenara bırakılırsa, diğerleri, hele Amerikalılar
sonuçlara bayılmış. Beowulf elbette gene önce Grendel’le (Crispin
Glover), sonra da onun annesiyle (Angelina Jolie) kapışacak. Ahir
ömründe de, karşısına isimsiz bir ejderha çıkacak. On birinci yüzyıldan
kalma sıkıcı bir İngiliz şiirinden haberleri olmayan seyirciler de,
koltuklarının ucunda, korku ve heyecanla titreyerek filmi izleyecekler,
hatta kapıların önünde uzun kuyruklar oluşturup yapımcılara para
kazandıracaklar.
Woody Allen’ın “Annie Hall”deki karakteri Alvy Singer, Diane
Keaton’ın filme adını veren karakterine, “Sakın sınıfta Beowulf’u
okuyacağın bir ders seçme,” demişti. Zemeckis, onun “Beowulf”undan
kaçınmak için elinden geleni yapmış. Amacına da ulaşmış görünüyor.
Hareketli, soluk kesici, hatta seksi bir film yapmış...
Bu
yazıyı klavyeye alırken, Meclis'teki “türban” oturumu henüz
yapılmamıştı. Görünen o ki, AKP ve MHP arasında gerçekleşen -ve neleri
içerdiği bilinmeyen- pazarlıklar sonucunda varılan anlaşma meyvesini
verecek ve “türban”ı ilgilendiren bir kanun maddemiz (ya da
maddelerimiz) daha olacak.
Sorun çözülecek mi, belli değil... Anayasa değişikliğinden sonra
başı örtülü kız öğrencilerin üniversitelere girmesi ancak “kışla
formülü”, “çene altı bağlama” (ya da “GATA formülü”) gibi birtakım
tanım sıkıştırmalarıyla mı mümkün olacak, o da belli değil... Ama bu
türden hukuksal düzenlemelerle gerçekten bir özgürlük açılımı
sağlanabileceğine dair benim ciddi şüphelerim var.
Başörtü etrafındaki kavgalar, Atilla Yayla'nın Atatürk hakkında
konuştuğu için ceza aldığı, 301. maddenin Demokles'in kılıcı gibi
sallandığı, totaliter düzen mantığı taşıyan bu madde yüzünden
cinayetlerin işlendiği bir Türkiye'de sürüyor ve iktidarıyla,
muhalefetiyle, ortalıkta görünen siyasal partilerin hiçbiri toplum için
hayat memat meselesi olan “herkes için özgürlük” yönünde bir düşünceyi
içselleştiremiyor ve savunamıyor.
Ortalıkta hâkim olan anlayış şu: “Sadece benim insan hak ve
özgürlüklerime ilişkin bir mağduriyetim var; diğerleri ise özgürlük
adına sadece yıkıcılık, bölücülük, gericilik gibi faaliyetlerde
bulunuyorlar”. Yani “yaşasın sadece benim için özgürlük!”
Oysa özgürlükler birbirlerini tamamlarlar; bir kesimin
özgürlüğü başkalarının da özgürlüğüdür. Benden başkasının kazandığı
düşünce ve ifade özgürlüğü benim de özgürleşmem demektir. Bu yüzden,
insanları kendi cemaatlerine kapatan otoriter bir devlet geleneği
altında, bütün özgürlüklerin aynı anda savunulamadığı ve sağlanamadığı
bir ortamda bile, başörtü özgürlüğü totaliter zihniyete karşı
savunulması gereken bir özgürlüktür. Bu özgürlük, bugün için sadece
örtülü kız öğrencilerin üniversiteye girme hakkının sağlanması değil,
aynı zamanda üniversitelerin, kılık kıyafetle uğraşmak yerine, özgürce
düşünce ve bilgi üretme yolunda kazanacağı bir özgürlüktür.
Yani bir özgürlüğü, diğerinin engeli olarak kabul etmek,
birilerinin özgürlüğünü başkalarının özgürlüğüyle pazarlık konusu
yapmak en azından namuslu ve etik bir tavır değildir.
Ancak bu temel ve genel özgürlük meselesi içinde başörtüsünün
özgünlüğü nedir? Başörtüsü neden bu kadar bunalım nedeni oluyor? Neden
“İranlaşmak”, “mahalle baskısı”, “yarın öbür gün herkese türban
taktıracaklar” gibi korkuları provoke ediyor?
Bu korkunun temellerini Türk modernleşmesinin eskiyle bağları
koparıp, yeni bir toplum yaratmak üzere uygulamaya koyduğu ve “laiklik”
adı altında adeta yeni bir din yaratma çabalarında bulmak mümkün.
Türkiye'de laiklik, toplumda varolan bütün din, mezhep ve inançlar
karşısında eşit mesafe koymak yerine, Batı'dan ithal malı dogmatik bir
pozitivizmin devlet dini olarak mutlaklaştırılmasına dayanıyor.
Bu pozitivist “laiklik ilkesi”ni yedeğine alan seçkinci Türk
modernleşmesinin topluma bakışı da “dinlemek” ve “anlamak” yerine,
“dayatmak” mantığı üzerine kuruldu. Bugün üniversitelerin resmi ve
hâkim ağızlarından yükselen seslerde somut olarak görülebildiği gibi,
fen bilimlerinin (mühendislik) ya da tıbbın (cerrahlık) mantığına uygun
olarak, toplum da yapılıp bozulacak, kesilip biçilebilecek bir malzeme
gibi görüldü.
Bu modernleşme mantığına bağlı olarak, topluma öğretilen
“normallik” başka “normallikleri” tanımadı; onların konuşmasına izin
vermedi. “İyiyi ve kötüyü, herşeyi bildiğini”, “tehlikeleri ya da
herşeyi öngörebildiğini” iddia eden seçkinci zihniyetin “normalliği”
aslında cumhuriyet tarihi boyunca oluşturulmuş olan bir sınıfın ve onun
sağladığı hegemonyanın normalliğini açığa çıkarıyor. Hiyerarşik, ikili
yapılarla, siyah ve beyaz bölünmeleriyle konuşan bir normallik bu ve
esas olarak kendini kültürel tezahürler (ithal malı “medeni-çağdaş”
görünüm vb.) altında meşrulaştırıyor. Toplumda yükselen ve yeni
talepler geliştiren hareketlerin kültürel tezahürlerine de tam bu
yüzden tahammül edemiyor.
İşte bugün toplumdaki yenilenme arayışlarının “sadece bir”
ifadesi olarak “başörtü” konuşulmayanın konuşulmasına neden olduğu
için, Türkiye'deki seçkinci ve sınıfsal hegemonya kaybetmekte olduğu
meşruiyetini savunabilmek için kültürel tezahürlerini yeniden
kutsallaştırıyor. Ve kendi simgelerini mutlaklaştırırken, başörtüsünü
de negatif simge olarak yeniden inşa ediyor.
Topluma “çağdaşlık” adı altında homojen bir modern ulusal
kimlik dayatan zihniyetin takipçileri bugün aslında kendilerinden,
kendi suretlerinden korkuyorlar. Çünkü bu zihniyet, toplumu baskılarla
zapturapt altına alarak aynılaştırmaya çabaladıkça, varolan yapılara
muhalefet edenler de bu zihniyet altında evrilerek, öğrendiklerini
uyguladılar. Ve şimdi kendilerini çağdaşlık cephesi olarak
adlandıranlar, kendi meşruiyetlerini sorgulayanların da benzer
yöntemler uygulamalarından korkuyorlar. Yani bu memlekette “çağdaşlık”
dili ve tezahürleriyle toplumu kuşatmaya çalışan zümre kendini nasıl
biliyorsa, başkalarını da öyle biliyor.
Bu “çağdaşlık” görüntüsü altındaki sınıfsal ve seçkinci
zihniyet kendi homojenlik arayışını, hâkim olamadığı “ötekiler” üzerine
de yansıtıyor. “Sıkmabaşlar”, “türbanlılar” olarak adlandırdığı
kesimleri topyekûn bir kimlik kategorisine sokmaya çalışıyor. Üstelik
başörtüsüne hepsi farklı bir açıdan “takılmalarına” rağmen... Farklı
açılardan “beğenmiyorlar” onları ama ortaklaşa “tehlikeli”
buluyorlar... Pozitivistlerin bazıları, başörtünün “kırmızı” olmasına,
başkaları “siyah çarşafa”; kimisi başörtülü kadınların “yırtmacına”,
kimisi de makyajına takılıyor. Birileri, başörtülü öğrencilerin
peruğunun “peruk” olduğunun anlaşılmasına sinirleniyor, başkaları
“birkaç tane saç teli görünse, ne kadar güzel ve hoş olur” hayalleri
kurup “estetik” dersi verirken, kimileri de “gerçek İslam”ın nasıl
olması gerektiği hakkında ilahiyat dersi veriyor.
Hepsi başka bir şey söylüyor ve hepsi başka bir şey söylerken,
kendileri gibi ötekilerini de “tek”leştirmeye çalışıyor... Ve aslında
bizzat kendileri, başörtülü olma durumunun aslında ne kadar zengin
olduğunu açığa çıkarıyorlar.
Çünkü başörtülü olma hali, bütün farklılıklarıyla tam da ikili
kutupları yıkıyor. Bize göçmenliğimizi, melezliğimizi, zenginliğimizi
anlatıyor. Ve kolay kolay mühendis ve cerrah mantığıyla toplumun esir
alınamayacağını söylüyor...
O zaman mesele, başörtülülerin bir gün başkalarına da başörtü
dayatmaları değil; -başörtülü veya başörtüsüz- toplumun çeşitli
kesimlerinde demokrasiyi içselleştirememiş kesimlerin başkalarına kendi
değerlerini dayatmaları tehlikesidir. Bu tehlikeyi anlamak için gelecek
hakkında öngörülerde bulunmanın gereği ve anlamı yok. Çünkü tehlike
deneylerle sabit; Türkiye'nin seçkinci zihniyetinin darbelerle ya da
sosyalizasyon yöntemleriyle bugüne kadar gerçekleştirdiği bütün
otoriter “çağdaşlık” faaliyetleri, gerçekleşmiş aynılaştırma yıkımından
başka bir şey ifade etmiyor.
“Sol”dan, “sağ”dan, dindarlardan, kemalistlerden.... nereden
gelirse gelsin, bu aynılaştırma takıntısına, faşizme, totalitarizme
karşı direniş ise, -başörtülü veya başörtüsüz- gerçek demokratlardan
geliyor ve gelmeye devam edecek...
Birincisi Mersin’de bir kış gecesi terkedilmiş bir sayfiye lokantasında Doktor Cüneyt’in söylediği Kürt türküleri.
İkincisi de Süleymaniye’de dünyanın en kötü yemeklerini yapan
bir lokantada, arka masada oturan beş altı yaşlı adamdan birinin
söylediği türküler.
Biraz ham ama alabildiğine gerçek, boğuk ve derin bir sesin söylediği kederli türküler.
O sesi ve o türküleri bulabilmek için neredeyse rastladığım her Kürtçe kasedi aldım.
Bulamadım.
Tuhaf, yapay, özenti türkülerle şarkılar çıktı hep karşıma.
Büyük bir ihtimalle o türküleri bir daha hiç dinleyemeyeceğim.
Bu topraklarda yaşayan herkesi, ırkı, dini, inancı ne olursa
olsun etkileyecek o katıksız acının yerine, o kederin üstünü örtmeye
çalışan manasız bir sesle söylenen yapay şarkılarla karşılaşacağım.
Aslında bu durum, bu ülkede yaşadıklarımıza o kadar benziyor ki…
Gerçek acılarımız var.
O acıların toplumun ruhuna işleyen derin bir sesi var.
Ama o sesi sürekli saklıyoruz.
O acıdan sürekli kaçıyoruz.
Yapay, manasız, köksüz sesler çıkartıyoruz.
Eğer Cüneyt’i ya da adını bile bilmediğim Süleymaniye’deki o
adamı şarkı söylerken hep birlikte dinleyebilseydik eminim Kürt sorunu
daha çabuk çözülürdü.
Aramızdaki o koparılmaz, nerdeyse korkunç denilebilecek bağı görürdük.
Aynı topraktan, aynı acıdan beslendiğimizi anlardık.
Ya da dağda o PKK’lı çocuğun utangaç bir sesle “Viranşehir şimdi nasıl” diye soruşunu işitseydik.
İnsanların sevinçleri, neşeleri birbirinden farklı olabilir.
Ama acıları ortak.
Benzer acılar.
Hepimiz doğduğumuz şehri aynı şekilde özlüyoruz.
Hepimiz sevdiğimiz birini aynı acıyla düşünüyoruz.
Hepimiz bir yakınımızı kaybettiğimizde aynı şekilde üzülüyoruz.
Ama medya denilen o tuhaf organizma ıslak bir battaniye gibi örtülüyor insanların üzerine.
Sesleri boğuyor.
Biz gidip PKK’lılarla konuştuk.
Bir tek Sabah gazetesi bunu alıp haber yaptı.
Haberi yapan sayfa sekreteri, yaptığından biraz ürkerek “PKK’nın şokta” olduğunu da ekleyivermiş benim sözlerime.
Öyle bir şey söylemedim ama bu ülkede nasıl bir ürküntü
yaratıldığını, bir gerçeği söylerken bile insanların nasıl
çekindiklerini anladım onu okuyunca.
Diğer gazeteler haberi görmediler bile.
Doğrusu ya, o “küçük eklemeye” rağmen farklı bir sesin bütün ülkede duyulmasına Sabah çok yardımcı oldu.
Her ses duyulmalı.
Her farklı ses…
Ancak o zaman insanlar doğru bir karar verebilirler, ancak o zaman insanlar gerçeğin ne olduğunu anlayabilirler.
Ancak iki taraftan da çıkan sesi duyduğunuzda hayatın bütününü görebilirsiniz.
Gazeteler bütün sesler duyulsun diye vardır…
Bazı sesler boğulsun diye değil.
Siz Cüneyt’in ve Süleymaniye’deki yaşlı adamın söylediği türküleri dinlemediniz…
Siz “Viranşehir şimdi nasıl” diye soran PKK’lı çocuğun sorusunu işitmediniz.
Duysaydınız, işitseydiniz…
Ortak bir acının insanları olduğumuzu anlardınız.
Çözerdiniz sorunları, en azından çözmek isterdiniz.
Ben bir daha o türküleri duymayacağım.
Bu gerçek, o türkülerin taşıdığı acıya benzer bir acı yaratıyor.
Ama bir kere duydum…
Ve bu, öyle bir ses ki…
Bir kere duyan, bir daha hiç işitmese de, ömür boyu duyar o sesi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "2008 AB yılı" olacak demişti...
Dişişleri Bakanı Ali Babacan ise AB Troykası için Luksemburg'a uçarken "şaşırtacak reformlardan" söz etmişti..
Bugün piayasa çıkan Kriter Dergisinde Mehmet Ali Birand'ın sorularını cevaplayan Babacan gene aynı şeyleri tekrarlıyor:
"2007 seçimlerle kayboldu, ancak demokrasi sınavı verdik. Son 5
aydır kolları sıvadık. 229 toplantı yaptık. 2008 bambaşka olacak.
Şaşıracaksınız"
Sonra devam ediyor:
"AB projesi siyasi reformlar açısından baktığımızda, bütün
bunların hepsini kuşatan bir proje. Yani biz hem AB üyesi olalım, hem
siyasi kriterlerde AB standartlarına ulaşalım derken, hem de bazı
alanlarda Türkiye'de bu iş özeldir, arkadaş diyemeyiz. İster adına
başörtü deyin, ister başka reformlar deyin, 301 deyin, vakıflar deyin,
bunların hepsi, bu refomlar çerçevesinin içindeki konulardır. Yani AB
standartlarından farklı birşey yapmıyoruz."
Acaba ne kadar inandırıcı?
* * *
Ak Parti'nin AB'ye karşı MHP ittifakını tercih ettiği kuşkusu gittikçe yaygınlaşıyor...
Prof. Dr. Hasan Kirmanoğlu dün şu soruyu soruyordu:
"Muhafazakar da olsa demokrat olduğunu iddia eden AKP,nasıl olur da MHP ile türban sorununun çözümü konusunda uzlaşır?
Öyle ya, Avrupa Birliği konusunda AKP'nin göstermiş olduğu onca
'iyi niyetli' girişim, MHP'ye AB'ye ilişkin olumsuz tavrına nasıl uyum
gösterebilir?
Bir yanda, demokrasi ve insan haklarını temel alan, 'evrensel'
bir proje gerçekleştirme idiasındaki AB ile hemfikir olduğunu savunan
AKP, diğer yanda, Türkiye'nin AB üyeliğinin tümüyle kültürel
değerlerimiz açısından aleyhimize bir durum yaratacağını ileri süren
MHP."
* * *
Gene dün, Sabah gazetesi genel yayın müdürü Ergun Babahan aynı
kaygıyı "ittifakın bedeli AB olmamalı" başlıklı yazsısında şu şekilde
dile getirmekteydi:
"AK Parti ile MHP türban konusunda yazıya dökülen bir ittifak yapmış.
Kimsenin yarı yolda caymayacağı taahhüt altına alınmış.
Dileriz, bu ittifak burada sınırlı kalır.
Çünkü türban konusunda yasaklara karşı çıkan MHP'nin 301'e karşı duruşu malum.
Türban yasağını aşma uğruna demokratikleşme yolundaki adımların askıya alınması veya buralarda taviz verilmesi kabul edilemez.
Toplumda yaşanan değişimlerden korkan, endişeye düşen kesimleri rahatlatacak tek tavır AB yolundaki adımları güçlendirmektir.
AB reformları bence hiç bu kadar önemli olmamıştı ve iktidarın
bu konuda gönülsüz hareket ettiği izlenimi endişelerin yükselmesine
neden oluyor.
AB konusu ciddi biçimde gündeme gelmezse, Meclis'te bekleyen
tasarılar hızla geçirilmezse, toplumsal gerilimin daha da artacağı
görülüyor. "
* * *
AB konusu gündeme gelmez ise,toplumsal gerilim neden artar?
Murat Belge dün sanki bu soruyu cevaplıyordu:
"Ama AKP ile Türkiye'deki İslamcı siyasi hareket kendine farklı
bir yol aramaya başlar başlamaz, 'Bunlar takiye yapıyor' cümlesi de
günlük hayatımıza girdi.
Şimdi, başörtüsüyle ilgili yeni gelişmelerden sonra bu iddianın da çok yaygınlaştığını tahmin ediyorum:
"Üniversiteyle sınırlı diyorlar, ama buna inanmayın. Yakında
ilkokul düzeyinde de, kamu alanında da, herkes başını bağlayacak. Adım
adım buraya doğru gideceğiz."
'Hayır, böyle olmayacak' diyemem. Herhangi bir konu, bir nesne
üstüne bu kadar konuşulur, kavga edilirse, o nesneyi herkesin gözünde
büyütmüş olursunuz. Yani, bir moda haline gelmesinin temelini
atarsınız.
Öyle büyük sayılara yükselecaeğini hiç sanmıyorum, ama
Türkiye'de, her türlü iyiliğin, İslami hayat tarzının gereklerine sıkı
sıkı uymaktan geleceğine inananlar da var tabii. Bunların önemli bir
kısmı AKP'nin yakınında veya içinde. Onlardan da, örtünmeyi eğitimin
alt aşamalarına veya kamuya yaymanın yararına kesinlikle inanmış
olanları elbette vardır, olacaktır.
Ve AKP'nin 'farklı bir yol arama' yönelişini başlatan
önderlerinin kendileri... Onlar nasıl düşünür? İnançlar dünyasına bu
kadar bağlı konularda, onlar daha önceleri kesin inandıkları şeylerden
ne kadar uzaklaşmış olabilirler? İşte, Başbakan, durup dururken
Batı'dan ahlaksızlık aldığımız yolunda bir şeyler söyleyip insanı
hayrete düşürebiliyor
O halde, üniversitelerde başörtüsü yasağının devam etmesi daha iyi mi olur?
Hayır, böyle de düşünmüyorum."
* * *
Soli Özel'in hırpalayıcı ağır eleştirisini de gene dün okudum:
"Bugüne dek herhangi bir temel özgürlük söz konusu olduğunda
sesi çıkmamış, hatta bu konularda olumsuz tavır almış MHP'nin bu
meseleye özgürlük ilkesi çerçevesinde yaklaştığına inanmak zaten zor.
Tüm vatandaşların özgurlük ve hukuku söz konusu olduğunda geçmişteki ve
bugünkü sicili açık.
Neye inandığı, hatta herhangi bir şeye inanıp inanmadığı tayin
edilemeyecek derecede kaypaklaşan AKP ise toplumsal uzlaşma arama
yönündeki sözünü tutmamıştır. Gündemdeki özgürlükle ilgili meselelerin
hiçbirinde göstermediği heyecanla MHP'nin peşine takılmasında da insana
bıkkınlık veren oportünizminin tüm unsurları mevcuttur.
Ancak Hasan Bülent Kahraman'ın Cuma günkü yazısında savunduğu
gibi belki de MHP'nin oyununa gelmiştir. Artık başörtüsünü değilse de
türbanı yasaklayan parti konumundadır. GATA kriterine uygun başörtüsü
demek Silahlı Kuvvetler'in koyduğu tanım ve sınırlamaları kabullenmek
demektir. Bu açıdan bakınca Ergenekon davasının en tepedekilere kadar
ulaşacağını düşünmek için de pek neden kalmıyor. Zira belli ki AKP
artık bir sistem partisidir ve sistemin temel kurumuyla mükemmelen
uzlaşmıştır.
Doğrudur şu sıralarda AKP'nin önünü kesebilecek hiç bir siyasi
akım veya parti ortada yoktur. Çıkması da kısa vadede gerçekleşebilecek
gibi değildir. Yerel seçimler muazzam bir gelişme yaşanmazsa çantada
kekliktir. Ancak tarih şunu da gösterir. Oportünizm bumerang gibidir
sonunda gelip kullananı vurur. AKP ya AB işini ciddiye alarak bu
ülkenin hak, hukuk, özgürlük ve refah problemini çözecek kurumsal
adımları atacaktır. Ülkenin insan sermayesinden yararlanmak için çaba
gösterecek ve uzlaşma kanallarını açacaktır.
Ya da kendisini tüketecektir."
* * *
Ak Parti'nin gittikçe artarak yaygınlaşan ve kimi örneklerini
yukarıya aldığım,üstelik de siyasal düşman ya da muhaliflerinden
gelmeyen eleştirilere vakit geçirmeden kulak vermesinde büyük yarar
var...
YENİ TÜRKİYE'NİN EKONOMİSİ DE KRİZİ DE ESKİSİNDEN FARKLIDIR.
22.01.2008, 14:33
Globalleşme
sade dünyayı değil, Türkiye'yi de, ekonomik
dalgalanmayı da, sınır ve
coğrafya farkı tanımaz hale dönüştürdü.
Eski ekonomik dalgalanmaları ve
krizleri
kapitalist sistemi benimsemiş ülkeler yaşardı.
Sovyet Bloku ve
Çin bütün bunların bunların dışında
sabit kurlar ve sabit fiyatlarla
yaşamlarını sürdürürlerdi.
Şimdi NewYork Borsası topallayınca, Moskova
da, Şanghay da tökezlemeye başlıyor.
Globalleşme sade dünyayı değil, Türkiye'yi de, ekonomik dalgalanmayı da, sınır ve coğrafya farkı tanımaz hale dönüştürdü.
Eski ekonomik dalgalanmaları ve krizleri kapitalist sistemi benimsemiş ülkeler yaşardı.
Sovyet Bloku ve Çin bütün bunların bunların dışında sabit kurlar ve sabit fiyatlarla yaşamlarını sürdürürlerdi.
Şimdi NewYork Borsası topallayınca, Moskova da, Şanghay da
tökezlemeye başlıyor. Dolar, Ruble'nin de, Yuan'ın da ana katkı maddesi.
Amerika durgunlaşır ve talep düşerse, Çin'de fabrikalar durabilir.
Türkiye de eskisinden çok farklı biçimde dünyalı şimdi.
Düşünün ki Türkiye şu anda 50 milyar dolara yakın dış ödeme
yaparak enerji alımlarını karşılıyor. Düşünün ki özel sektörün döviz
cinsinden kredi riskleri 160 milyar dolar civarında.
Bir başka deyişle "ekonomik sağlık" artık sade iktidarların
sorumluluğunda değil. Özel sektör de, yerlisi ve yabancısı ile
sorumluluk taşımakta.
Ülkeyi yönetirken büyük iflaslara, yaygın işsizliğe, sosyal
çöküntüye neden olabilecek ekonomik gelişmelerle ilgilenmek yerine,
türbana dolanır ve karşıtlarınız gibi rejim tartışmalarının kısır
döngüsüne kendinizi hapsederseniz, doğacak ve doğurtulacak siyasi
istikrarsızlık, ekonomik güven duygusunu da zedeleyebilir.
Siz eğer hala eskisi gibi ekonominin başarısını ve başarısızlığını
sadece iktidarların konumunu etkileyecek birer olgu biçiminde
görürseniz, yanılmış olursunuz.
İslam dünyasının en büyük 100 şirketinin 24'ü Türk
31.01.2008, 12:36
İslam
Dünyasının '2007 En Büyük 100 Şirketi' belirlendi.
Suudi petrol şirketi
Aramco'nun başını çektiği listeye
24 Türk şirketi girdi. Koç Holding'in
6. olduğu sıralamada aralarında
Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan
Holding, İş Bank ve
Ülker'in de bulunduğu 12 Türk şirketi, en büyük 50
arasında yer aldı.
Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası'na da
'En
Heyecan Verici 15 Şirket' listesinde de yer verildi.
(ANKA)
İslam dünyanının en büyük 100 şirketinden 24'ünün Türk olduğu
belirlendi. Suudi petrol şirketi Aramco'nun başını çektiği '2007 En
Büyük 100 Şirketi' (DS100) sıralamasında Koç Holding 6. oldu.
Aralarında Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan Holding, İş Bank ve
Ülker'in de bulunduğu 12 Türk şirketi, en büyük 50 arasında yer aldı.
Bu arada, Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası da 'En Heyecan
Verici 15 Şirket' listesinde de bulunuyor.
Dinar Standard adlı iş stratejisi yayını tarafından
belirlenen İslam dünyasının '2007 En Büyük 100 Şirketi' (DS100) ile
ilgili araştırmada İslam Konferansı Örgütü üyesi ülkelerdeki şirketler,
2006 gelirleri itibariyle dikkate alındı.
Suudi petrol şirketi Aramco'nun başını çektiği listeye 24
Türk şirketi girdi.
Koç Holding'in 6. olduğu sıralamada aralarında
Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan Holding, İş Bankası ve Ülker'in
de bulunduğu 13 Türk şirketi, en büyük 50 arasında yer aldı.
Araştırmaya göre,
İslam Dünyasının en
büyük beş şirketi,
devlete ait beş
kuruluştan
oluşuyor.
Suudi petrol şirketi, 199.7 milyar
dolarlık gelir ile 1. olduğu listede İran Ulusal Petrol Şirketi 90.7
milyar dolar ile 2., Kuveyt Petrol Şirketi 59.4 milyar dolar ile 3.,
Malezya Petrol Şirketi 50.9 milyar dolar 4., Irak Ulusal Petrol Şirketi
ise, 45 milyar dolar ile 5. oldu.
Sıralamada 6. olan Koç Holding'in 34.5 milyar dolarlık
geliri olduğu belirtilirken ilk 20 arasında da bulunan Sabancı
Holding'in gelirleri 12 milyar, Petrol Ofisi'nin gelirleri ise 9.5
milyar dolar olarak belirlendi.
Bu arada, Dinar Standard bu konudaki değerlendirmesinde
petrol fiyatlarının sektördeki şirketlerin yanısıra altyapı ve hizmet
şirketlerini de olumlu etkilediğine dikkat çekildi.
DS100 şirketlerinin toplam gelirleri, 1.08 trilyon doları
bulduğuna, bunun önceki yıla göre yüzde 14.5 oranında bir artış
anlamına geldiğine dikkat çekilirken Fortune dergisince belirlenen
Dünyanın En Büyük Şirketlerinin toplam gelirlerinde artış ise yüzde 10
olarak gerçekleştiğine işaret edildi.
Sağlanan büyümenin önemli ölçüde birleşme ve satın
almalardan kaynaklandığı da belirtirken bu çerçevede Koç Holding'in
Tüpraş ve Yapı Kredi, Suudi Oger'in de Türk Telekom alımına vurgu
yapıldı.
-'EN HEYECAN VERİCİ 15 ŞİRKET'
Öte yandan, 'DS100' arasındaki 'En Heyecan Verici 15 Şirket'
de belirlendi. Bu listeye de Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası
girmeye başardı.
/**
'DS100' listesinde ilk beş şirket
Gelir
Sıra Şirket Ülke (2006; Milyar$)
1. Aramco Suudi Arabistan 199.7
2. İran Petrol İran 90.7
3. Kuvelt Petrol Kuveyt 59.4
4. Petronas Malezya 50.9
5. Irak Petrol Irak 45.0
verici işaretler olduğunu
belirterek, Kongre'nin, ekonomik
teşvik paketini geçirmesinin önemine
dikkat çekti.
AA
- Bush bugün yaptığı açıklamada, "enflasyon düşük, üretim rakamları
yüksek ancak bazı sıkıntı verici işaretler var. Ekonominin zayıflamakta
olduğunu gösteren ciddi işaretler var ve bununla ilgili bir şeyler
yapmamız lazım" dedi.
İşsizlik rakamlarına dikkat çeken Bush, "52 aydır ilk kez,
yeni istihdam olanağı yaratamamış olmamız ciddi bir durum. Bu durumda
ne yapmamız gerektiği, hükümetin sorumluluğunda" diye konuştu. Bush,
"bu belirsiz dönemin" yönetimi konusunda hükümetin kararlı bir tutum
içerisinde olması gerektiğini kaydetti.
Bardakoğlu: 'İslamiyet'te kadınların başörtüsü dini gerekliliktir'
02.02.2008 01:07
Diyanet
İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, ''21. yüzyılda Türkiye laikliğinin
olumlu meyveler vereceğini belirterek, ''Yeter ki laikliği doğru
anlayalım ve doğru uygulayalım ve yanlışlarımızı laiklik adına
savunmayalım'' dedi.
Bardakoğlu, bir televizyon programının canlı yayınına katılarak soruları yanıtladı.
Laikliğin bir siyasi rejim olarak, din ve devlet
işlerinin birbirinden ayrılması olduğunu belirten Bardakoğlu, ''21.
yüzyılda Türkiye laikliği çok olumlu meyveler verecektir, buna yürekten
inanıyorum. Türkiye laikliği hem İslam dünyası için, hem Batı için çok
önemli kazanımlar verecek güçtedir ve böyle bir potansiyele sahiptir.
Pozitif bir model olarak görüyorum. Yeter ki laikliği uygularken,
laikliği anlarken, onu dinin karşıtı ve din dışı bir ideoloji haline
getirmeyelim'' diye konuştu.
Türkiye laikliğini kurum olarak önemsediklerini
vurgulayan Bardakoğlu, ''Laiklik içerisinde dünyaya yeni açılımlar
getirme potansiyelini içimizde taşıyoruz. Bu konumumdan ve makamımdan
kaynaklanan bir görüşten ziyade akademik görüşüm de o yöndedir. Yeter
ki laikliği doğru anlayalım ve doğru uygulayalım ve yanlışlarımızı
laiklik adına savunmayalım'' şeklinde konuştu.
Toplumun dindarlaştığı yönündeki iddiaları nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine Bardakoğlu, şunları kaydetti:
''Bu sorunun cevabı hem dindarlıktan ne
anladığımıza, hem de dindarlığı nasıl ölçtüğümüze bağlı. Sosyal bilimci
gözüyle toplumun dindarlaştığını söylemek zor. Türkiye'de ben hiçbir
zaman laikliğin bir sıkıntı olduğunu düşünmedim. Türkiye'de laiklik
hiçbir zaman tartışılan bir kavram olmamıştır. Sadece tartışmalar 'biz
nasıl uygularsak özgürlükleri, laikliği, dini, devleti, demokrasiyi bir
arada ve insanların huzur bulacağı barış içinde yaşayacağı bir şekilde
buluşturabiliriz', aslında Türkiye'de sorun budur. Yoksa ki her
tartışmayı biz laiklik tartışması ve laiklik zedeleniyor, din elden
gidiyor tartışmasına dönüştürürsek hiç bir konuyu sağlıklı düşünemeyiz.
En küçük tartışmalarda hemen konuyu laiklik çerçevesine, din
çerçevesine, vatan, millet, bayrak çerçevesine oturtursak o zaman
hiçbir konuyu sağlıklı tartışamayız. Bunlar üst kavramlar olup bunlara
zaten bir şey olmaz. Türkiye laikliği oturmuş bir laikliktir, Türkiye
laikliği benimsenmiş bir laikliktir. Türkiye'nin dindarlığı Türkiye'nin
Osmanlı'dan beri devam eden çok kalıcı bir tercihidir. Yani Türkiye
ikisinden de vazgeçecek değildir. Türkiye demokrasiden vazgeçecek
değildir. Din devlet ilişkilerinin Osmanlı'yla alakalı çok uzun geçmişi
var.''
Toplumun türban yasağını baskı olarak gördüğü ile
ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine Bardakoğlu, ''Bu çetrefil bir
konu, ama ben Diyanet İşleri Başkanı olarak sürekli Müslüman kadınların
başörtüsünün dini hükmü nedir konusunda çok açık ve net ifadelerde
bulundum. Hep dedim ki, 14 asırdır Müslümanlar kadınların başını
örtmesini dini bir gereklilik olarak görmüşlerdir ve genel çizgi, genel
manzara budur. Yani bu kişisel takdirlerden, bakış yönlerinden bağımsız
çok net bir resimdir'' diye konuştu.
''Müslümanların dini tecrübesinde kadınların
başörtüsü dini gereklilik olarak görüle gelmiştir. Bu tartışılmayacak
kadar açık bir veridir'' diyen Bardakoğlu, şöyle konuştu:
''Bu düne gitseniz de böyle, bugün baksanız da
böyle. Kuzey Afrika'ya gitseniz de böyle, Endonezya'ya gitseniz de
böyle. Tabi Müslümanların bu kanaati kendiliğinden oluşmuş değil,
Kur'an'la irtibatı var, Peygamberin uygulamalarıyla irtibatı var,
Müslümanların bunu anlama tarzlarıyla irtibatı var. Dinin ana kaynağı
Kur'an'dır. Onun açıklayıcısı Hazreti Peygamber'dir. Müslümanların bunu
anlayış tarzları da bir sosyal veri olarak bizim için önem taşır. Biri
çıkıp bana göre Kur'an'da başörtüsü vardır yoktur gereklidir
gereksizdir tartışması ayrı bir konudur ama Müslümanların 14 asırdır
bunu böyle algıladığı çok açık bir veridir. Bu bir din bilimi işidir.
Bu konunun, dini bilginin ve dini bilimlerin konuşulma ve tartışılma
üslubu çok önemlidir.''
Bilim tarihinde metodolojiyi ilk kuranların
Müslümanlar olduğunu ifade eden Bardakoğlu, son dönemlerde televizyon
ekranlarına çıkan din görevlilerini de eleştirdi. Bardakoğlu, ''Bugün
Müslümanlar, bazı ilahiyatçılar, bazı din bilgini olarak tanıtılıp
ekranlarda gördüğümüz şahıslar, maalesef metodik düşünceden ve
metodolojik yaklaşımdan biraz uzak, daha çok ekranlara çok çıkabilme
kaygısıyla hareket ediyor'' dedi.
Bardakoğlu, insanların değişik zaafları
olabileceğini, ama medyanın ve köşe yazarlarının olayı soğukkanlı
şekilde algılamasını önerdiğini kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü:
''Yani bir defa 14 asırdır tecrübe böyle gelmiş,
beğenirsiniz beğenmezsiniz. Ama bu şu anlama gelmez bir kişinin
Müslüman olması için ''ben Müslümanım'' demesi yeterlidir. Namaz kılıp
kılmaması, orucu tutup tutmaması, başını örtüp örtmemesi, içki içip
içmemesi onun dindarlık derecesidir, dindarlık duyarlılığıdır. Bugüne
kadar bu toplumda namazı kılıp kılmayanı, orucu tutup tutmayanı,
ayırmadık. Herkes birbirini Müslüman olarak gördü. Anadolu'da kimse
kimsenin dindarlığını yargılamaz. Ama bazen insanlar bir şey yapmıyorsa
'madem ben yapmıyorum bu dinde yoktur'a getiriyor işi. Bu da doğru
değil. Aykırı düşünen şahısları bulup ekrana çıkarmak da marifet değil,
doğru değil. İnsanların zihinlerini karıştırmamak lazım. Sözlüğe
bakarak Kur'an ayetlerini açıklamak, Arapça sözlük alıp ayetleri tefsir
etmek baltayla saat tamir etmeye benzer.''
''ŞALVAR VE ÇARŞAF DİNİ BİR GEREKLİLİK DEĞİLDİR''
''Toplumun yüzde 93'ü başörtülü kadınlardan rahatsız olmuyor ama
çarşaf, şalvar gibi şeyler dendiği zaman toplumun önemli bir kesimi
bundan rahatsızlık duyuyor ve genellik tarikatların bunları telkin
ettiği yönünde bir kanaat var bunu nasıl değerlendiriyorsunuz''
sorusuna da Bardakoğlu, ''Şalvar ve çarşaf dini bir gereklilik
değildir. Dinin istediği bir kıyafet tarzı değildir. Çünkü din sadece
kadınların yüzleri hariç elleri hariç örtünmesi ile ilgili genel
prensip koymuştur. Artık bundan sonrası insanların estetik
duygularıyla, şehirleşebilmeleriyle, kültürleriyle alakalı'' diye cevap
verdi.
Şehirlerdeki tarikatların ve dini örgütlenmelerin sadece din
ekseninde ele alınmasının yanıltıcı olduğuna işaret eden Bardakoğlu,
''Şehirleşme süreciyle ve sosyal gelişmeyle alakalı bir olgu bu. Öz
eleştiri yapmak gerekirse ülkemizde şehirleşme sürecini yönetemedik.
Şehre gelen insanların yalnızlığını giderecek ara kurumlar
oluşturamadık. Daha doğrusu şehirdeki dindarlığı besleyecek o kültür
kaynaklarını koruyamadık. Böyle olunca şehre gelip yalnızlaşan insanın
tutunacağı dallar gerekti. Sosyal olarak, kimlik olarak, kişilik olarak
gelenekleriyle yaşayabilme açısından, şehrin o 'boyalı' hayatına karşı
belli bir koruma refleksi oluştu. Bütün bunlar günümüzde dış görünüşte
din olarak algılanan ama esasında daha sosyolojik, ekonomik tabanı olan
örgütlenmeleri, hayat tarzlarını oluşturur. Her hayat tarzı daha sonra
dini gerekçesini kendisi bulur'' diye konuştu.
Demokrat akademisyenlerden karşı bildiri: Başörtüsü ayıbı ortadan kalksın
Üniversitelerarası Kurul, üyelerinin yarısının katılımıyla 'başörtüsü
yasağının' devamı yönünde bildiri yayınlarken, çeşitli üniversitelerden
700'e yakın
akademisyen özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı bayrak açtı.
Demokrat
kimlikleriyle tanınan bilim adamları, üniversitelerde kılık kıyafetin
serbest bırakılması için bildiri yayınladı. Değişik görüşlerden bilim
adamlarının destek verdiği bildiriyi imzalayanlar arasında, Aziz
Nesin'in oğlu Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Eser Karakaş, Prof. Dr.
Naci Bostancı, Prof. Dr. İhsan Dağı, Prof. Dr. Ümit Cizre, Prof. Dr.
Elisabeth Özdalga ve Doç. Dr. Nuray Mert de yer aldı.
Bu ayıp Türkiye'ye yakışmıyor
Prof. Dr. Levent Köker (Gazi Üniversitesi): Bu
yasağın kaldırılmasını 18 senedir savunuyorum. Bildiriyi de görünce
öncelikle imza attım. Bugün türban yasağına karşı çıkan birçok profesör
o tarihte imza verdiler. Solda ve sağda Türkiye'nin düşünen
insanlarının bir bölümü, meselenin özgürlük lehinde çözülmesi için
kampanya başlatmışlardı. Bence onun bir tekrarıdır. Başörtüsü yasağı,
Türkiye açısından ayıptır. 18 senedir uygulanan bir ayıp. Bunun
laiklikle ilgisini kuramıyorum.
Başörtüsüne özgürlük, laikliğin özü
Prof. Dr. Ümit Cizre (Bilkent Üniversitesi): Başörtüsü
yasağının kalkması, laikliğin özünü oluşturan eşitlik, hakkaniyet ve
tarafsızlık ilkelerine bağlılığın bir teyididir. Üniversiteler eğitim
hizmeti sunarken öğrenciler arasında eşitsizliğe yol açacak önyargılı
davranışlar sergileyemez. Sınıfta dekolte bir kılıkla oturan öğrenciyi
bir ideolojinin simgesini sergilediği için eğitimden dışlama hakkını
kendimde göremem. Benzer bir biçimde başörtülü öğrencilerime de eğitim
yasağı getiremem.
Yasağı mantıksız ve temelsiz buluyorum
Prof. Eser Karakaş (Bilgi Üniversitesi): Benim
kriterim çok basit; kamu hizmetini tüketenlerin -ki üniversite
öğrencileri öyledir- yasağa konu olmasını, anlamsız, mantıksız ve
temelsiz buluyorum. Bu kadar basit. Kamu hizmeti üreticileri açısından
aynı şeyi söylemiyorum ama. Başörtülü öğrencilerin baskı yapacağı
söyleniyor. Baskı yaparsa devlet orada görevini yapar.
Üniversite özgür olmalı
Prof. Dr. Naci Bostancı (Gazi Üniversitesi): Üniversiteler
düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri konusunda yasakçı
olmamalıdır. Özgürlükçü olmalıdır. Kılık kıyafet serbestliği bütün
öğrencilere tanınmalıdır. Bu yüzden kampanyayı destekliyorum. 24 yıldır
hocalık yapıyorum. Söylendiği gibi baskı da olmayacaktır, kaos da
çıkmayacaktır. Saflaşma yaşanmayacaktır.
Öğrenciyi üniversiteye almama hakkımız yok
Prof. Dr. Ali Nesin (Bilgi Üniversitesi) : Etik bir
duruş izliyorum. Kılık kıyafeti, inancı, düşüncesi, ırkı, dini ve
cinsiyeti ne olursa olsun herkesin üniversiteye girebileceğini
savunuyorum. Üniversitede özgürlük mutlaka gerekiyor. Türbanlı bir
kızı, sen türbanlısın diye dersten atma hakkını kendimde görmüyorum.
Herhangi birisinin de hakkı olduğunu düşünmüyorum.
Üniversiteler tek tipleştirmeden kurtulmalı
Prof. Dr. Turan Güven (Gazi Üniversitesi):
Üniversiteler tek tipleştirmeden kurtulmalı. Genel ahlaka aykırı
olmayacak şekilde kılık kıyafet özgür olmalı. Üniversiteler halktan,
toplumdan kopuk yaşıyor. Ayrıca baskı olur deniyor. Şu anda yasak
olduğu için başörtülülere bir baskı var. Özgürlük olursa baskı da
biter. Şundan korkuyorum. Yasağın kalkmasının ardından bazı hocalar
öğrenciler arasında kaos oluşturabilir. 68 kuşağı bunu yaşamıştır.