Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

SIK SORULMAYAN SORULAR
Yazılar
 
Şub
07
    
teâruf | 07 Şubat 2008 22:12 | etiket: ,  
Futbol ölümüm gerçekleşti, hoşçakalın

Çocukluğumdan bu yana futbolun peşinden gittim; tüm işlerimin arasında bunu hiç ihmâl etmedim. Onu sevdim, asla vazgeçemeyeceğimi sandım. Onun olduğu her yere daldım; stadyumların kapısında bekledim, kahvehanelerin ekran başlarında yer tuttum, birahanelerin abonesi oldum. Oralardaki muhabbetlere ortaklık ettim, beni ilgilendiren ve ilgilendirmeyen her söze kulak verdim, ben de söze girebilmek için can attım. Bütün amacım, keyifle bir maç seyretmekti. Ve o maçı seyrederken, futbol muhabbetine yabancı kalmamaktı.

Futbol muhabbetine yabancı kalmak istemedim; çünkü onu hem sevdim, hem önemsedim. Sahadaki akıl oyunlarını, kurnazca manevraları, hattâ sahtekârlıkları sevdim. Saha dışına taşmış saçma çekişmeleri, incir çekirdeğini doldurmayan tartışmaları, birilerinin intiharlara varan hayal kırıklıklarını ilgiyle ve hüzünle karşıladım. Yine de hep onlar hakkında söyleyecek bir sözümün olabileceğine inandım.

Sonra bütün bunlar bana boş geldi (böyle bir cümle kurduğumda, Edip Cansever’i hatırlıyormuş gibi oldum); evet, bütün bunlar bana boş geldi. O zaman da futbolun müziklerine, edebiyatına, resimlerine, anılarına sarıldım; onlar da çok uzun sürmedi. Futbola dair her şey bana boş geldi.

Futbolun; onun endüstrisinin ve amatörlüğünün, kirliliğinin ve temizliğinin, güzelliğinin ve çirkinliğinin, yaşamının ve ölümünün, pratiğinin ve ruhunun... her şeyinin dışında kaldığımı hissettim; tümü de bana boş geliyordu.

Futboldan vazgeçmem demek, sanırım bir anlamda yaşamımın bir bölümünden vazgeçmem demekti. Yazık ki bu düpedüz böyle oldu; yapabileceğim bir şey yoktu. Yaşamımın bir bölümünden vazgeçtiğimi kabullenmek ve bu durumu sakinlikle karşılamak zorunda kaldım. Futbol bana boş geliyordu. Bunun ayırdına en fazla, bir Çarşamba gecesi eve gelip televizyondaki Fenerbahçe-İnter maçını seyrederken varmıştım. Fenerbahçe golü atmış, apartmanda bir gürültü kopmuş, caddelerden havai fişekleri fışkırmıştı, penceremin önünden geçen otomobiller klaksonlarına asılmışlardı. Ben ise yerimden kalkacak gücü bulamamıştım. O zaman anlamıştım futbolun beni terkettiğini...

Yaşamımın önemli bir bölümümün artık öldüğünü anladığımda, ağlamalı mıydım; ne bileyim? Doktorlar başucumdaki yakınlarıma usulca şöyle demiş olabilirlerdi: “Hastanın futbol ölümü gerçekleşti, isterseniz sağlam organlarını bağışlayabilirsiniz.”

Bu durum yakınlarımı ne kadar etkilemişse, beni birkaç kat daha fazla etkilemiştir. Futbol ölümüm gerçekleşmişti, ben bunu anlayabiliyordum; az şey değildi bu... Bir yıkımdı.

Bunun tıbbi bir açıklaması vardır şüphesiz; yoksa durup dururken bir insanın futbol ölümü niçin gerçekleşmiş olsun? Üzüntü verici bir şeydi; oysa yapabileceğim bir şey yoktu. Ağlamak da işe yaramazdı.

Uzun süre, bu durumun belki bir gün düzelebileceği üzerine bir umut taşıdım. Ama olmadı, düzelmedi. O yüzden de işte tam bu gece, bu kez bir Salı gecesi, tüm umudumu yitirmiş olarak kendi elimle ve kendi bilgisayarımla, yaşamımın (tümüne değil ama) önemli bir bölümüne son verme kararı aldım. Pipoma tütünü doldurup yaktım, masamın başına oturdum, klavyeye birkaç saniye tereddütle baktım, gücümü topladım ve sonunda tuşlara vurup şu cümleyi yazdım:

“Artık futboldan keyif almıyorum; bundan böyle yazamayacağımı hissediyorum, hoşçakalın...”


 

27 Aralık 2007, Perşembe  

EMRE ZEYTİNOĞLU 

 

 
 


 
Şub
07
    
teâruf | 07 Şubat 2008 22:11 | etiket:  
Nerde eski şiirler?

İngilizce tedrisat yapılan herhangi bir lise ya da yüksek okulda İngiliz edebiyatı okumuş olan her öğrencinin hayatına kara bir “Beowulf” (Beywulf) damgası vurulmuştur. İyi ihtimalle on birinci yüzyıldan kalmış, ama daha da öncesini anlatan, 3183 sayfalık bir şiiri sana okuturlar, anlamanı beklerler, bir de bu şiirden seni imtihan ederler. O kadar anlaşılmaz ki, hemen hemen her kelimenin anlamına bakarsın. Kavrayamadığın kısımları öğretmen anlatır. Bu iş, yaklaşık bir buçuk ay sürer. Sonuçta bütün Kuzey ırklarından, bölgelerinden, canavarlardan, ejderhalardan ve haddini bilmez kahramanlardan nefret eder hale gelirsin. İşin fenası, yazarına da küfredemezsin, çünkü “anonim”dir. Zalim İngiliz Edebiyatı dersinde daha sonra okuduğun, aslında neredeyse aynı derecede zor ama bu kadar karanlık olmayan Chaucer’ın “Canterbury Tales”i bile insana kolay gelir. Oysa onun da her sayfasında, neredeyse tamamın üçte birini kaplayan açıklayıcı dipnotları vardır.

Kendi hesabıma, yaklaşık kırk beş yıllık bir meseleden söz ediyorum. Bu sürenin ilk yirmi yılında hislerim aynen devam etti. Sonra “Beowulf”a muhabbet duymaya başladım. Özellikle Nobel ödüllü İrlandalı şair Seamus Heaney’nin 1999’da yaptığı nefis çeviriden okuduğum bölümler, eski husumeti bir nebze ortadan kaldırdı denebilir. “Beowulf”a adeta muhabbetle bakmaya başladım.

Sonra bir Beowulf furyası söz konusu oldu. Önce, Heaney’nin çevirisiyle aynı yılda Graham Baker, kahramanı canlandırmayı, benzer rollerde görmeye alıştığımız Christopher Lambert’in üstlendiği “Beowulf” adlı bir film çevirdi. Şahısla aramızda artık bir nefret ilişkisi olmadığı halde, hayretlere düştük. Yani, kim ne yapsın Beowulf’u? Üstelik, bir korku/aksiyon filmiydi, hiç de matah bir şey değildi. Pek izlendiğini sanmıyorum. İki yıl önce ise bu sefer olayların geçtiği vehmolunan bölgenin sakinlerinden sayılabilecek olan İzlandalı Sturla Gunnarsson “Beowulf & Grendel”i çevirdi. İskoç Gerard Butler, Beowulf’tu. İzlandalı baba-oğul aktörler Ingvar Eggert Sigurðsson ve İngvar Sigurðsson da Grendel’in genç ve olgun versiyonlarını oynuyordu. Daha önce kimsenin itibar etmediği bu destan nasıl olup da altı yıl içinde iki kez çekildi demeye kalmadan, şimdi de Robert Zemeckis’in “Beowulf”u ile karşı karşıyayız. Kahramanımızı, çok beğendiğimiz bir aktör, Ray Winstone oynuyor.

Ancak buna oynuyor demek caiz mi, bilemiyorum. Hatırlarsınız, bu filmde uygulanan teknikle esas olarak, gene Robert Zemeckis’in yönettiği, Chris Van Allsburg’un çok sevilen çocuk kitabından uyarlanan “The Polar Express”te karşılaşmıştık. Zemeckis, bu film için iki görsel efekt büyücüsüyle, Ken Ralston ve Jerome Chen’le birlikte çalışmıştı. Kullandıkları tekniğin adı, “motion capture”, yani “hareket yakalama” ya da “mocap”. Kimileri bunu “performans yakalama” diye de tabir ediyor. Aktörler oynuyor, ya reflektörler ya da başka malzeme marifetiyle bu performans kaydediliyor. Animatörler de bunları, bilgisayarda yaratılmış bedenler ve kostümlerle birleştiriyorlar. Bunları da istedikleri şekilde oluşturuyorlar. Örneğin, yarım asırlık Ray Winstone, Beowulf’un gençliğinde, yarı yaşındaki herkesin iftihar duymasına neden olacak bir fizikle ortada dolaşıyor. Allah herkese nasip etsin! Öte yandan, “Polar Express”den de bildiğimiz gibi, karakterlerin yüzleri, hakiki insan yüzü ile animasyon karakteri arasında bir yerde kalıyor; ifadelerinin incelikleri bize malum olmuyor.

Vaktiyle nefret ettikleri eski şiirlerin kılına dokunulunca küplere binen ihtiyar yazarlar (bir de, destanlarına kıyamayan İngilizler) bir kenara bırakılırsa, diğerleri, hele Amerikalılar sonuçlara bayılmış. Beowulf elbette gene önce Grendel’le (Crispin Glover), sonra da onun annesiyle (Angelina Jolie) kapışacak. Ahir ömründe de, karşısına isimsiz bir ejderha çıkacak. On birinci yüzyıldan kalma sıkıcı bir İngiliz şiirinden haberleri olmayan seyirciler de, koltuklarının ucunda, korku ve heyecanla titreyerek filmi izleyecekler, hatta kapıların önünde uzun kuyruklar oluşturup yapımcılara para kazandıracaklar.

Woody Allen’ın “Annie Hall”deki karakteri Alvy Singer, Diane Keaton’ın filme adını veren karakterine, “Sakın sınıfta Beowulf’u okuyacağın bir ders seçme,” demişti. Zemeckis, onun “Beowulf”undan kaçınmak için elinden geleni yapmış. Amacına da ulaşmış görünüyor. Hareketli, soluk kesici, hatta seksi bir film yapmış...


 

4 Aralık 2007, Salı 

SEVİN OKYAY  

 

 
 


 
Şub
07
    
“Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi...”

Bu yazıyı klavyeye alırken, Meclis'teki “türban” oturumu henüz yapılmamıştı. Görünen o ki, AKP ve MHP arasında gerçekleşen -ve neleri içerdiği bilinmeyen- pazarlıklar sonucunda varılan anlaşma meyvesini verecek ve “türban”ı ilgilendiren bir kanun maddemiz (ya da maddelerimiz) daha olacak.

Sorun çözülecek mi, belli değil... Anayasa değişikliğinden sonra başı örtülü kız öğrencilerin üniversitelere girmesi ancak “kışla formülü”, “çene altı bağlama” (ya da “GATA formülü”) gibi birtakım tanım sıkıştırmalarıyla mı mümkün olacak, o da belli değil... Ama bu türden hukuksal düzenlemelerle gerçekten bir özgürlük açılımı sağlanabileceğine dair benim ciddi şüphelerim var.

Başörtü etrafındaki kavgalar, Atilla Yayla'nın Atatürk hakkında konuştuğu için ceza aldığı, 301. maddenin Demokles'in kılıcı gibi sallandığı, totaliter düzen mantığı taşıyan bu madde yüzünden cinayetlerin işlendiği bir Türkiye'de sürüyor ve iktidarıyla, muhalefetiyle, ortalıkta görünen siyasal partilerin hiçbiri toplum için hayat memat meselesi olan “herkes için özgürlük” yönünde bir düşünceyi içselleştiremiyor ve savunamıyor.

Ortalıkta hâkim olan anlayış şu: “Sadece benim insan hak ve özgürlüklerime ilişkin bir mağduriyetim var; diğerleri ise özgürlük adına sadece yıkıcılık, bölücülük, gericilik gibi faaliyetlerde bulunuyorlar”. Yani “yaşasın sadece benim için özgürlük!”

Oysa özgürlükler birbirlerini tamamlarlar; bir kesimin özgürlüğü başkalarının da özgürlüğüdür. Benden başkasının kazandığı düşünce ve ifade özgürlüğü benim de özgürleşmem demektir. Bu yüzden, insanları kendi cemaatlerine kapatan otoriter bir devlet geleneği altında, bütün özgürlüklerin aynı anda savunulamadığı ve sağlanamadığı bir ortamda bile, başörtü özgürlüğü totaliter zihniyete karşı savunulması gereken bir özgürlüktür. Bu özgürlük, bugün için sadece örtülü kız öğrencilerin üniversiteye girme hakkının sağlanması değil, aynı zamanda üniversitelerin, kılık kıyafetle uğraşmak yerine, özgürce düşünce ve bilgi üretme yolunda kazanacağı bir özgürlüktür.

Yani bir özgürlüğü, diğerinin engeli olarak kabul etmek, birilerinin özgürlüğünü başkalarının özgürlüğüyle pazarlık konusu yapmak en azından namuslu ve etik bir tavır değildir.

Ancak bu temel ve genel özgürlük meselesi içinde başörtüsünün özgünlüğü nedir? Başörtüsü neden bu kadar bunalım nedeni oluyor? Neden “İranlaşmak”, “mahalle baskısı”, “yarın öbür gün herkese türban taktıracaklar” gibi korkuları provoke ediyor?

Bu korkunun temellerini Türk modernleşmesinin eskiyle bağları koparıp, yeni bir toplum yaratmak üzere uygulamaya koyduğu ve “laiklik” adı altında adeta yeni bir din yaratma çabalarında bulmak mümkün. Türkiye'de laiklik, toplumda varolan bütün din, mezhep ve inançlar karşısında eşit mesafe koymak yerine, Batı'dan ithal malı dogmatik bir pozitivizmin devlet dini olarak mutlaklaştırılmasına dayanıyor.

Bu pozitivist “laiklik ilkesi”ni yedeğine alan seçkinci Türk modernleşmesinin topluma bakışı da “dinlemek” ve “anlamak” yerine, “dayatmak” mantığı üzerine kuruldu. Bugün üniversitelerin resmi ve hâkim ağızlarından yükselen seslerde somut olarak görülebildiği gibi, fen bilimlerinin (mühendislik) ya da tıbbın (cerrahlık) mantığına uygun olarak, toplum da yapılıp bozulacak, kesilip biçilebilecek bir malzeme gibi görüldü.

Bu modernleşme mantığına bağlı olarak, topluma öğretilen “normallik” başka “normallikleri” tanımadı; onların konuşmasına izin vermedi. “İyiyi ve kötüyü, herşeyi bildiğini”, “tehlikeleri ya da herşeyi öngörebildiğini” iddia eden seçkinci zihniyetin “normalliği” aslında cumhuriyet tarihi boyunca oluşturulmuş olan bir sınıfın ve onun sağladığı hegemonyanın normalliğini açığa çıkarıyor. Hiyerarşik, ikili yapılarla, siyah ve beyaz bölünmeleriyle konuşan bir normallik bu ve esas olarak kendini kültürel tezahürler (ithal malı “medeni-çağdaş” görünüm vb.) altında meşrulaştırıyor. Toplumda yükselen ve yeni talepler geliştiren hareketlerin kültürel tezahürlerine de tam bu yüzden tahammül edemiyor.

İşte bugün toplumdaki yenilenme arayışlarının “sadece bir” ifadesi olarak “başörtü” konuşulmayanın konuşulmasına neden olduğu için, Türkiye'deki seçkinci ve sınıfsal hegemonya kaybetmekte olduğu meşruiyetini savunabilmek için kültürel tezahürlerini yeniden kutsallaştırıyor. Ve kendi simgelerini mutlaklaştırırken, başörtüsünü de negatif simge olarak yeniden inşa ediyor.

Topluma “çağdaşlık” adı altında homojen bir modern ulusal kimlik dayatan zihniyetin takipçileri bugün aslında kendilerinden, kendi suretlerinden korkuyorlar. Çünkü bu zihniyet, toplumu baskılarla zapturapt altına alarak aynılaştırmaya çabaladıkça, varolan yapılara muhalefet edenler de bu zihniyet altında evrilerek, öğrendiklerini uyguladılar. Ve şimdi kendilerini çağdaşlık cephesi olarak adlandıranlar, kendi meşruiyetlerini sorgulayanların da benzer yöntemler uygulamalarından korkuyorlar. Yani bu memlekette “çağdaşlık” dili ve tezahürleriyle toplumu kuşatmaya çalışan zümre kendini nasıl biliyorsa, başkalarını da öyle biliyor.

Bu “çağdaşlık” görüntüsü altındaki sınıfsal ve seçkinci zihniyet kendi homojenlik arayışını, hâkim olamadığı “ötekiler” üzerine de yansıtıyor. “Sıkmabaşlar”, “türbanlılar” olarak adlandırdığı kesimleri topyekûn bir kimlik kategorisine sokmaya çalışıyor. Üstelik başörtüsüne hepsi farklı bir açıdan “takılmalarına” rağmen... Farklı açılardan “beğenmiyorlar” onları ama ortaklaşa “tehlikeli” buluyorlar... Pozitivistlerin bazıları, başörtünün “kırmızı” olmasına, başkaları “siyah çarşafa”; kimisi başörtülü kadınların “yırtmacına”, kimisi de makyajına takılıyor. Birileri, başörtülü öğrencilerin peruğunun “peruk” olduğunun anlaşılmasına sinirleniyor, başkaları “birkaç tane saç teli görünse, ne kadar güzel ve hoş olur” hayalleri kurup “estetik” dersi verirken, kimileri de “gerçek İslam”ın nasıl olması gerektiği hakkında ilahiyat dersi veriyor.

Hepsi başka bir şey söylüyor ve hepsi başka bir şey söylerken, kendileri gibi ötekilerini de “tek”leştirmeye çalışıyor... Ve aslında bizzat kendileri, başörtülü olma durumunun aslında ne kadar zengin olduğunu açığa çıkarıyorlar.

Çünkü başörtülü olma hali, bütün farklılıklarıyla tam da ikili kutupları yıkıyor. Bize göçmenliğimizi, melezliğimizi, zenginliğimizi anlatıyor. Ve kolay kolay mühendis ve cerrah mantığıyla toplumun esir alınamayacağını söylüyor...

O zaman mesele, başörtülülerin bir gün başkalarına da başörtü dayatmaları değil; -başörtülü veya başörtüsüz- toplumun çeşitli kesimlerinde demokrasiyi içselleştirememiş kesimlerin başkalarına kendi değerlerini dayatmaları tehlikesidir. Bu tehlikeyi anlamak için gelecek hakkında öngörülerde bulunmanın gereği ve anlamı yok. Çünkü tehlike deneylerle sabit; Türkiye'nin seçkinci zihniyetinin darbelerle ya da sosyalizasyon yöntemleriyle bugüne kadar gerçekleştirdiği bütün otoriter “çağdaşlık” faaliyetleri, gerçekleşmiş aynılaştırma yıkımından başka bir şey ifade etmiyor.

“Sol”dan, “sağ”dan, dindarlardan, kemalistlerden.... nereden gelirse gelsin, bu aynılaştırma takıntısına, faşizme, totalitarizme karşı direniş ise, -başörtülü veya başörtüsüz- gerçek demokratlardan geliyor ve gelmeye devam edecek...


 

7 Şubat 2008, Perşembe  

FERHAT KENTEL 

 

 


 
Şub
07
    
Türküler…

İki yerde dinlediğim türküyü hiç unutmayacağım.

Birincisi Mersin’de bir kış gecesi terkedilmiş bir sayfiye lokantasında Doktor Cüneyt’in söylediği Kürt türküleri.

İkincisi de Süleymaniye’de dünyanın en kötü yemeklerini yapan bir lokantada, arka masada oturan beş altı yaşlı adamdan birinin söylediği türküler.

Biraz ham ama alabildiğine gerçek, boğuk ve derin bir sesin söylediği kederli türküler.

O sesi ve o türküleri bulabilmek için neredeyse rastladığım her Kürtçe kasedi aldım.

Bulamadım.

Tuhaf, yapay, özenti türkülerle şarkılar çıktı hep karşıma.

Büyük bir ihtimalle o türküleri bir daha hiç dinleyemeyeceğim.

Bu topraklarda yaşayan herkesi, ırkı, dini, inancı ne olursa olsun etkileyecek o katıksız acının yerine, o kederin üstünü örtmeye çalışan manasız bir sesle söylenen yapay şarkılarla karşılaşacağım.

Aslında bu durum, bu ülkede yaşadıklarımıza o kadar benziyor ki…

Gerçek acılarımız var.

O acıların toplumun ruhuna işleyen derin bir sesi var.

Ama o sesi sürekli saklıyoruz.

O acıdan sürekli kaçıyoruz.

Yapay, manasız, köksüz sesler çıkartıyoruz.

Eğer Cüneyt’i ya da adını bile bilmediğim Süleymaniye’deki o adamı şarkı söylerken hep birlikte dinleyebilseydik eminim Kürt sorunu daha çabuk çözülürdü.

Aramızdaki o koparılmaz, nerdeyse korkunç denilebilecek bağı görürdük.

Aynı topraktan, aynı acıdan beslendiğimizi anlardık.

Ya da dağda o PKK’lı çocuğun utangaç bir sesle “Viranşehir şimdi nasıl” diye soruşunu işitseydik.

İnsanların sevinçleri, neşeleri birbirinden farklı olabilir.

Ama acıları ortak.

Benzer acılar.

Hepimiz doğduğumuz şehri aynı şekilde özlüyoruz.

Hepimiz sevdiğimiz birini aynı acıyla düşünüyoruz.

Hepimiz bir yakınımızı kaybettiğimizde aynı şekilde üzülüyoruz.

Kürdü Türkü yok bu duyguların.

Sanki bütün çaba da bu ortak ses duyulmasın diye.

Yapay bir gürültüyle üstü örtülüyor hepsinin.

Yapay sorunlar, yapay çekişmeler, yapay gerginlikler yaratılıyor.

“Düşmandan” geçilmiyor bu topraklarda.

Duygulardan sadece “öfkenin” dile getirilmesi serbest.

Türbansız türbanlıya, türbanlı türbansıza, Türk Kürde, Kürt Türke kızıyor.

Biraz kendinizi geri çekip baktığınızda o kadar birbirilerine benziyorlar ki…

Öfkeden başka duyguları da dile getirmek serbest olsa…

İnsanlar isteklerini, düşüncelerini özgürce söyleyebilse…

Tartışabilsek…

Konuşabilsek…

Herkes birbirinin sesini duyabilse…

Emin olun her şey çok farklı olacak.

Ama medya denilen o tuhaf organizma ıslak bir battaniye gibi örtülüyor insanların üzerine.

Sesleri boğuyor.

Biz gidip PKK’lılarla konuştuk.

Bir tek Sabah gazetesi bunu alıp haber yaptı.

Haberi yapan sayfa sekreteri, yaptığından biraz ürkerek “PKK’nın şokta” olduğunu da ekleyivermiş benim sözlerime.

Öyle bir şey söylemedim ama bu ülkede nasıl bir ürküntü yaratıldığını, bir gerçeği söylerken bile insanların nasıl çekindiklerini anladım onu okuyunca.

Diğer gazeteler haberi görmediler bile.

Doğrusu ya, o “küçük eklemeye” rağmen farklı bir sesin bütün ülkede duyulmasına Sabah çok yardımcı oldu.

Her ses duyulmalı.

Her farklı ses…

Ancak o zaman insanlar doğru bir karar verebilirler, ancak o zaman insanlar gerçeğin ne olduğunu anlayabilirler.

Ancak iki taraftan da çıkan sesi duyduğunuzda hayatın bütününü görebilirsiniz.

Gazeteler bütün sesler duyulsun diye vardır…

Bazı sesler boğulsun diye değil.

Siz Cüneyt’in ve Süleymaniye’deki yaşlı adamın söylediği türküleri dinlemediniz…

Siz “Viranşehir şimdi nasıl” diye soran PKK’lı çocuğun sorusunu işitmediniz.

Duysaydınız, işitseydiniz…

Ortak bir acının insanları olduğumuzu anlardınız.

Çözerdiniz sorunları, en azından çözmek isterdiniz.

Ben bir daha o türküleri duymayacağım.

Bu gerçek, o türkülerin taşıdığı acıya benzer bir acı yaratıyor.

Ama bir kere duydum…

Ve bu, öyle bir ses ki…

Bir kere duyan, bir daha hiç işitmese de, ömür boyu duyar o sesi.

Taraf Gazetesi, 5 Şubat 2008


 

5 Şubat 2008, Salı 

AHMET ALTAN  

 

 
 


 
Şub
07
    
teâruf | 07 Şubat 2008 22:08 | etiket:  
Mehmet Altan

AK Parti'ye Sesli eleştiriler...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "2008 AB yılı" olacak demişti...

Dişişleri Bakanı Ali Babacan ise AB Troykası için Luksemburg'a uçarken "şaşırtacak reformlardan" söz etmişti..

Bugün piayasa çıkan Kriter Dergisinde Mehmet Ali Birand'ın sorularını cevaplayan Babacan gene aynı şeyleri tekrarlıyor:

"2007 seçimlerle kayboldu, ancak demokrasi sınavı verdik. Son 5 aydır kolları sıvadık. 229 toplantı yaptık. 2008 bambaşka olacak. Şaşıracaksınız"

Sonra devam ediyor:

"AB projesi siyasi reformlar açısından baktığımızda, bütün bunların hepsini kuşatan bir proje. Yani biz hem AB üyesi olalım, hem siyasi kriterlerde AB standartlarına ulaşalım derken, hem de bazı alanlarda Türkiye'de bu iş özeldir, arkadaş diyemeyiz. İster adına başörtü deyin, ister başka reformlar deyin, 301 deyin, vakıflar deyin, bunların hepsi, bu refomlar çerçevesinin içindeki konulardır. Yani AB standartlarından farklı birşey yapmıyoruz."

Acaba ne kadar inandırıcı?

* * *

Ak Parti'nin AB'ye karşı MHP ittifakını tercih ettiği kuşkusu gittikçe yaygınlaşıyor...

Prof. Dr. Hasan Kirmanoğlu dün şu soruyu soruyordu:

"Muhafazakar da olsa demokrat olduğunu iddia eden AKP,nasıl olur da MHP ile türban sorununun çözümü konusunda uzlaşır?

Öyle ya, Avrupa Birliği konusunda AKP'nin göstermiş olduğu onca 'iyi niyetli' girişim, MHP'ye AB'ye ilişkin olumsuz tavrına nasıl uyum gösterebilir?

Bir yanda, demokrasi ve insan haklarını temel alan, 'evrensel' bir proje gerçekleştirme idiasındaki AB ile hemfikir olduğunu savunan AKP, diğer yanda, Türkiye'nin AB üyeliğinin tümüyle kültürel değerlerimiz açısından aleyhimize bir durum yaratacağını ileri süren MHP."

* * *

Gene dün, Sabah gazetesi genel yayın müdürü Ergun Babahan aynı kaygıyı "ittifakın bedeli AB olmamalı" başlıklı yazsısında şu şekilde dile getirmekteydi:

"AK Parti ile MHP türban konusunda yazıya dökülen bir ittifak yapmış.

Kimsenin yarı yolda caymayacağı taahhüt altına alınmış.

Dileriz, bu ittifak burada sınırlı kalır.

Çünkü türban konusunda yasaklara karşı çıkan MHP'nin 301'e karşı duruşu malum.

Türban yasağını aşma uğruna demokratikleşme yolundaki adımların askıya alınması veya buralarda taviz verilmesi kabul edilemez.

Toplumda yaşanan değişimlerden korkan, endişeye düşen kesimleri rahatlatacak tek tavır AB yolundaki adımları güçlendirmektir.

AB reformları bence hiç bu kadar önemli olmamıştı ve iktidarın bu konuda gönülsüz hareket ettiği izlenimi endişelerin yükselmesine neden oluyor.

AB konusu ciddi biçimde gündeme gelmezse, Meclis'te bekleyen tasarılar hızla geçirilmezse, toplumsal gerilimin daha da artacağı görülüyor. "

* * *

AB konusu gündeme gelmez ise,toplumsal gerilim neden artar?

Murat Belge dün sanki bu soruyu cevaplıyordu:

"Ama AKP ile Türkiye'deki İslamcı siyasi hareket kendine farklı bir yol aramaya başlar başlamaz, 'Bunlar takiye yapıyor' cümlesi de günlük hayatımıza girdi.

Şimdi, başörtüsüyle ilgili yeni gelişmelerden sonra bu iddianın da çok yaygınlaştığını tahmin ediyorum:

"Üniversiteyle sınırlı diyorlar, ama buna inanmayın. Yakında ilkokul düzeyinde de, kamu alanında da, herkes başını bağlayacak. Adım adım buraya doğru gideceğiz."

'Hayır, böyle olmayacak' diyemem. Herhangi bir konu, bir nesne üstüne bu kadar konuşulur, kavga edilirse, o nesneyi herkesin gözünde büyütmüş olursunuz. Yani, bir moda haline gelmesinin temelini atarsınız.

Öyle büyük sayılara yükselecaeğini hiç sanmıyorum, ama Türkiye'de, her türlü iyiliğin, İslami hayat tarzının gereklerine sıkı sıkı uymaktan geleceğine inananlar da var tabii. Bunların önemli bir kısmı AKP'nin yakınında veya içinde. Onlardan da, örtünmeyi eğitimin alt aşamalarına veya kamuya yaymanın yararına kesinlikle inanmış olanları elbette vardır, olacaktır.

Ve AKP'nin 'farklı bir yol arama' yönelişini başlatan önderlerinin kendileri... Onlar nasıl düşünür? İnançlar dünyasına bu kadar bağlı konularda, onlar daha önceleri kesin inandıkları şeylerden ne kadar uzaklaşmış olabilirler? İşte, Başbakan, durup dururken Batı'dan ahlaksızlık aldığımız yolunda bir şeyler söyleyip insanı hayrete düşürebiliyor

O halde, üniversitelerde başörtüsü yasağının devam etmesi daha iyi mi olur?

Hayır, böyle de düşünmüyorum."

* * *

Soli Özel'in hırpalayıcı ağır eleştirisini de gene dün okudum:

"Bugüne dek herhangi bir temel özgürlük söz konusu olduğunda sesi çıkmamış, hatta bu konularda olumsuz tavır almış MHP'nin bu meseleye özgürlük ilkesi çerçevesinde yaklaştığına inanmak zaten zor. Tüm vatandaşların özgurlük ve hukuku söz konusu olduğunda geçmişteki ve bugünkü sicili açık.

Neye inandığı, hatta herhangi bir şeye inanıp inanmadığı tayin edilemeyecek derecede kaypaklaşan AKP ise toplumsal uzlaşma arama yönündeki sözünü tutmamıştır. Gündemdeki özgürlükle ilgili meselelerin hiçbirinde göstermediği heyecanla MHP'nin peşine takılmasında da insana bıkkınlık veren oportünizminin tüm unsurları mevcuttur.

Ancak Hasan Bülent Kahraman'ın Cuma günkü yazısında savunduğu gibi belki de MHP'nin oyununa gelmiştir. Artık başörtüsünü değilse de türbanı yasaklayan parti konumundadır. GATA kriterine uygun başörtüsü demek Silahlı Kuvvetler'in koyduğu tanım ve sınırlamaları kabullenmek demektir. Bu açıdan bakınca Ergenekon davasının en tepedekilere kadar ulaşacağını düşünmek için de pek neden kalmıyor. Zira belli ki AKP artık bir sistem partisidir ve sistemin temel kurumuyla mükemmelen uzlaşmıştır.

Doğrudur şu sıralarda AKP'nin önünü kesebilecek hiç bir siyasi akım veya parti ortada yoktur. Çıkması da kısa vadede gerçekleşebilecek gibi değildir. Yerel seçimler muazzam bir gelişme yaşanmazsa çantada kekliktir. Ancak tarih şunu da gösterir. Oportünizm bumerang gibidir sonunda gelip kullananı vurur. AKP ya AB işini ciddiye alarak bu ülkenin hak, hukuk, özgürlük ve refah problemini çözecek kurumsal adımları atacaktır. Ülkenin insan sermayesinden yararlanmak için çaba gösterecek ve uzlaşma kanallarını açacaktır.

Ya da kendisini tüketecektir."

* * *

Ak Parti'nin gittikçe artarak yaygınlaşan ve kimi örneklerini yukarıya aldığım,üstelik de siyasal düşman ya da muhaliflerinden gelmeyen eleştirilere vakit geçirmeden kulak vermesinde büyük yarar var...


 

5 Şubat 2008, Salı   

 

 
 


 
Şub
02
    

Mehmet Barlas Yazıyor...  mbarlas@haberx.com


YENİ TÜRKİYE'NİN EKONOMİSİ DE KRİZİ DE ESKİSİNDEN FARKLIDIR.
22.01.2008, 14:33

Globalleşme sade dünyayı değil, Türkiye'yi de, ekonomik

dalgalanmayı da, sınır ve coğrafya farkı tanımaz hale dönüştürdü.

 

Eski ekonomik dalgalanmaları ve krizleri

kapitalist sistemi benimsemiş ülkeler yaşardı.

 

Sovyet Bloku ve Çin bütün bunların bunların dışında

sabit kurlar ve sabit fiyatlarla yaşamlarını sürdürürlerdi.

Şimdi NewYork Borsası topallayınca, Moskova da, Şanghay da tökezlemeye başlıyor.


Globalleşme sade dünyayı  değil, Türkiye'yi de, ekonomik dalgalanmayı da, sınır ve coğrafya farkı tanımaz hale dönüştürdü.

Eski ekonomik dalgalanmaları ve  krizleri kapitalist sistemi benimsemiş ülkeler yaşardı.

Sovyet Bloku ve Çin bütün bunların bunların dışında sabit kurlar ve sabit fiyatlarla yaşamlarını sürdürürlerdi.

Şimdi NewYork Borsası topallayınca, Moskova da, Şanghay da tökezlemeye başlıyor. Dolar, Ruble'nin de, Yuan'ın da ana katkı maddesi.

Amerika durgunlaşır ve talep düşerse, Çin'de fabrikalar durabilir.

Türkiye de eskisinden çok farklı biçimde dünyalı şimdi.
 
Düşünün ki Türkiye şu anda 50 milyar dolara yakın dış ödeme yaparak enerji alımlarını karşılıyor. Düşünün ki özel sektörün döviz cinsinden kredi riskleri 160 milyar dolar civarında.
 
Bir başka deyişle "ekonomik sağlık" artık sade iktidarların sorumluluğunda değil. Özel sektör de, yerlisi ve yabancısı ile sorumluluk taşımakta.
 
Ülkeyi yönetirken büyük iflaslara, yaygın işsizliğe, sosyal çöküntüye neden olabilecek ekonomik gelişmelerle ilgilenmek yerine, türbana dolanır ve karşıtlarınız gibi rejim tartışmalarının kısır döngüsüne kendinizi hapsederseniz, doğacak ve doğurtulacak siyasi istikrarsızlık, ekonomik güven duygusunu da zedeleyebilir.
 
Siz eğer hala eskisi gibi ekonominin başarısını ve başarısızlığını sadece iktidarların konumunu etkileyecek birer olgu biçiminde görürseniz, yanılmış olursunuz.


 
Şub
02
    

İslam dünyasının en büyük 100 şirketinin 24'ü Türk
31.01.2008, 12:36

İslam Dünyasının '2007 En Büyük 100 Şirketi' belirlendi.

Suudi petrol şirketi Aramco'nun başını çektiği listeye

24 Türk şirketi girdi. Koç Holding'in 6. olduğu sıralamada aralarında

Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan Holding, İş Bank ve

Ülker'in de bulunduğu 12 Türk şirketi, en büyük 50 arasında yer aldı.

Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası'na da

'En Heyecan Verici 15 Şirket' listesinde de yer verildi.


(ANKA) 
 
İslam dünyanının en büyük 100 şirketinden 24'ünün Türk olduğu belirlendi. Suudi petrol şirketi Aramco'nun başını çektiği '2007 En Büyük 100 Şirketi' (DS100) sıralamasında Koç Holding 6. oldu. Aralarında Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan Holding, İş Bank ve Ülker'in de bulunduğu 12 Türk şirketi, en büyük 50 arasında yer aldı.
 
Bu arada, Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası da 'En Heyecan Verici 15 Şirket' listesinde de bulunuyor.
 
 

Dinar Standard adlı iş stratejisi yayını tarafından belirlenen İslam dünyasının '2007 En Büyük 100 Şirketi' (DS100) ile ilgili araştırmada İslam Konferansı Örgütü üyesi ülkelerdeki şirketler, 2006 gelirleri itibariyle dikkate alındı.

 

Suudi petrol şirketi Aramco'nun başını çektiği listeye 24 Türk şirketi girdi.

 

 

Koç Holding'in 6. olduğu sıralamada aralarında Sabancı Holding, Ziraat Bankası, Doğan Holding, İş Bankası ve Ülker'in de bulunduğu 13 Türk şirketi, en büyük 50 arasında yer aldı.

 

Araştırmaya göre,

 

İslam Dünyasının en

 

büyük beş şirketi,

 

devlete ait beş

 

kuruluştan

 

oluşuyor.

 

Suudi petrol şirketi, 199.7 milyar dolarlık gelir ile 1. olduğu listede İran Ulusal Petrol Şirketi 90.7 milyar dolar ile 2., Kuveyt Petrol Şirketi 59.4 milyar dolar ile 3., Malezya Petrol Şirketi 50.9 milyar dolar 4., Irak Ulusal Petrol Şirketi ise, 45 milyar dolar ile 5. oldu. Sıralamada 6. olan Koç Holding'in 34.5 milyar dolarlık geliri olduğu belirtilirken ilk 20 arasında da bulunan Sabancı Holding'in gelirleri 12 milyar, Petrol Ofisi'nin gelirleri ise 9.5 milyar dolar olarak belirlendi. Bu arada, Dinar Standard bu konudaki değerlendirmesinde petrol fiyatlarının sektördeki şirketlerin yanısıra altyapı ve hizmet şirketlerini de olumlu etkilediğine dikkat çekildi.

 

 

DS100 şirketlerinin toplam gelirleri, 1.08 trilyon doları bulduğuna, bunun önceki yıla göre yüzde 14.5 oranında bir artış anlamına geldiğine dikkat çekilirken Fortune dergisince belirlenen Dünyanın En Büyük Şirketlerinin toplam gelirlerinde artış ise yüzde 10 olarak gerçekleştiğine işaret edildi.

 

Sağlanan büyümenin önemli ölçüde birleşme ve satın almalardan kaynaklandığı da belirtirken bu çerçevede Koç Holding'in Tüpraş ve Yapı Kredi, Suudi Oger'in de Türk Telekom alımına vurgu yapıldı.

 

-'EN HEYECAN VERİCİ 15 ŞİRKET' Öte yandan, 'DS100' arasındaki 'En Heyecan Verici 15 Şirket' de belirlendi. Bu listeye de Koç Holding, Ülker, Vestel ve İş Bankası girmeye başardı. /** 'DS100' listesinde ilk beş şirket Gelir Sıra Şirket Ülke (2006; Milyar$) 1. Aramco Suudi Arabistan 199.7 2. İran Petrol İran 90.7 3. Kuvelt Petrol Kuveyt 59.4 4. Petronas Malezya 50.9 5. Irak Petrol Irak 45.0

 

**/ /**

 

 

Listedeki Türk firmaları ve sıralamadaki yeri

 

6. Koç Holding 34.5 17. Sabancı Holding 12.1 19. Petrol Ofisi 9.5 21. Ziraat Bankası 8.9 22. Doğan Holding 8.5 25. İş Bankası 8.1 27. Ülker 7.5 30. Akbank 6.8 41. Turkcell 4.7 45. Doğuş Holding 4.5 46. Vestel 4.5 49. Vakıfbank 4.4 51. THY 4.2 52. Erdemir 4.1 57. Enka Holding 4.0 60. EÜAŞ 3.7 68. Tekel 3.2 74. Eczacıbaşı 2.8 77. Ciner 2.7 80. Finansbank 2.5 84. Borusan Holding 2.4 87. Goldaş 2.2 94. Şişecam 1.9 97 Boydak Holding 1.8



 
Şub
02
    

Bush: 'Ekonomide sıkıntı verici işaretler var'
01.02.2008, 21:09

ABD Başkanı George Bush, ekonomide sıkıntı
verici işaretler olduğunu belirterek, Kongre'nin, ekonomik
teşvik paketini geçirmesinin önemine dikkat çekti.

AA - Bush bugün yaptığı açıklamada, "enflasyon düşük, üretim rakamları yüksek ancak bazı sıkıntı verici işaretler var. Ekonominin zayıflamakta olduğunu gösteren ciddi işaretler var ve bununla ilgili bir şeyler yapmamız lazım" dedi.
İşsizlik rakamlarına dikkat çeken Bush, "52 aydır ilk kez, yeni istihdam olanağı yaratamamış olmamız ciddi bir durum. Bu durumda ne yapmamız gerektiği, hükümetin sorumluluğunda" diye konuştu. Bush, "bu belirsiz dönemin" yönetimi konusunda hükümetin kararlı bir tutum içerisinde olması gerektiğini kaydetti.


 
Şub
02
    

'Laiklik adına yanlışları savunmayalım'

 

 

Bardakoğlu: 'İslamiyet'te kadınların başörtüsü dini gerekliliktir'

02.02.2008 01:07

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, ''21. yüzyılda Türkiye laikliğinin olumlu meyveler vereceğini belirterek, ''Yeter ki laikliği doğru anlayalım ve doğru uygulayalım ve yanlışlarımızı laiklik adına savunmayalım'' dedi.

Bardakoğlu, bir televizyon programının canlı yayınına katılarak soruları yanıtladı.

Laikliğin bir siyasi rejim olarak, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olduğunu belirten Bardakoğlu, ''21. yüzyılda Türkiye laikliği çok olumlu meyveler verecektir, buna yürekten inanıyorum. Türkiye laikliği hem İslam dünyası için, hem Batı için çok önemli kazanımlar verecek güçtedir ve böyle bir potansiyele sahiptir. Pozitif bir model olarak görüyorum. Yeter ki laikliği uygularken, laikliği anlarken, onu dinin karşıtı ve din dışı bir ideoloji haline getirmeyelim'' diye konuştu.

Türkiye laikliğini kurum olarak önemsediklerini vurgulayan Bardakoğlu, ''Laiklik içerisinde dünyaya yeni açılımlar getirme potansiyelini içimizde taşıyoruz. Bu konumumdan ve makamımdan kaynaklanan bir görüşten ziyade akademik görüşüm de o yöndedir. Yeter ki laikliği doğru anlayalım ve doğru uygulayalım ve yanlışlarımızı laiklik adına savunmayalım'' şeklinde konuştu.

Toplumun dindarlaştığı yönündeki iddiaları nasıl değerlendirdiğinin sorulması üzerine Bardakoğlu, şunları kaydetti:

''Bu sorunun cevabı hem dindarlıktan ne anladığımıza, hem de dindarlığı nasıl ölçtüğümüze bağlı. Sosyal bilimci gözüyle toplumun dindarlaştığını söylemek zor. Türkiye'de ben hiçbir zaman laikliğin bir sıkıntı olduğunu düşünmedim. Türkiye'de laiklik hiçbir zaman tartışılan bir kavram olmamıştır. Sadece tartışmalar 'biz nasıl uygularsak özgürlükleri, laikliği, dini, devleti, demokrasiyi bir arada ve insanların huzur bulacağı barış içinde yaşayacağı bir şekilde buluşturabiliriz', aslında Türkiye'de sorun budur. Yoksa ki her tartışmayı biz laiklik tartışması ve laiklik zedeleniyor, din elden gidiyor tartışmasına dönüştürürsek hiç bir konuyu sağlıklı düşünemeyiz. En küçük tartışmalarda hemen konuyu laiklik çerçevesine, din çerçevesine, vatan, millet, bayrak çerçevesine oturtursak o zaman hiçbir konuyu sağlıklı tartışamayız. Bunlar üst kavramlar olup bunlara zaten bir şey olmaz. Türkiye laikliği oturmuş bir laikliktir, Türkiye laikliği benimsenmiş bir laikliktir. Türkiye'nin dindarlığı Türkiye'nin Osmanlı'dan beri devam eden çok kalıcı bir tercihidir. Yani Türkiye ikisinden de vazgeçecek değildir. Türkiye demokrasiden vazgeçecek değildir. Din devlet ilişkilerinin Osmanlı'yla alakalı çok uzun geçmişi var.''

Toplumun türban yasağını baskı olarak gördüğü ile ilgili düşüncelerinin sorulması üzerine Bardakoğlu, ''Bu çetrefil bir konu, ama ben Diyanet İşleri Başkanı olarak sürekli Müslüman kadınların başörtüsünün dini hükmü nedir konusunda çok açık ve net ifadelerde bulundum. Hep dedim ki, 14 asırdır Müslümanlar kadınların başını örtmesini dini bir gereklilik olarak görmüşlerdir ve genel çizgi, genel manzara budur. Yani bu kişisel takdirlerden, bakış yönlerinden bağımsız çok net bir resimdir'' diye konuştu.

''Müslümanların dini tecrübesinde kadınların başörtüsü dini gereklilik olarak görüle gelmiştir. Bu tartışılmayacak kadar açık bir veridir'' diyen Bardakoğlu, şöyle konuştu:

''Bu düne gitseniz de böyle, bugün baksanız da böyle. Kuzey Afrika'ya gitseniz de böyle, Endonezya'ya gitseniz de böyle. Tabi Müslümanların bu kanaati kendiliğinden oluşmuş değil, Kur'an'la irtibatı var, Peygamberin uygulamalarıyla irtibatı var, Müslümanların bunu anlama tarzlarıyla irtibatı var. Dinin ana kaynağı Kur'an'dır. Onun açıklayıcısı Hazreti Peygamber'dir. Müslümanların bunu anlayış tarzları da bir sosyal veri olarak bizim için önem taşır. Biri çıkıp bana göre Kur'an'da başörtüsü vardır yoktur gereklidir gereksizdir tartışması ayrı bir konudur ama Müslümanların 14 asırdır bunu böyle algıladığı çok açık bir veridir. Bu bir din bilimi işidir. Bu konunun, dini bilginin ve dini bilimlerin konuşulma ve tartışılma üslubu çok önemlidir.''

Bilim tarihinde metodolojiyi ilk kuranların Müslümanlar olduğunu ifade eden Bardakoğlu, son dönemlerde televizyon ekranlarına çıkan din görevlilerini de eleştirdi. Bardakoğlu, ''Bugün Müslümanlar, bazı ilahiyatçılar, bazı din bilgini olarak tanıtılıp ekranlarda gördüğümüz şahıslar, maalesef metodik düşünceden ve metodolojik yaklaşımdan biraz uzak, daha çok ekranlara çok çıkabilme kaygısıyla hareket ediyor'' dedi.

Bardakoğlu, insanların değişik zaafları olabileceğini, ama medyanın ve köşe yazarlarının olayı soğukkanlı şekilde algılamasını önerdiğini kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü:

''Yani bir defa 14 asırdır tecrübe böyle gelmiş, beğenirsiniz beğenmezsiniz. Ama bu şu anlama gelmez bir kişinin Müslüman olması için ''ben Müslümanım'' demesi yeterlidir. Namaz kılıp kılmaması, orucu tutup tutmaması, başını örtüp örtmemesi, içki içip içmemesi onun dindarlık derecesidir, dindarlık duyarlılığıdır. Bugüne kadar bu toplumda namazı kılıp kılmayanı, orucu tutup tutmayanı, ayırmadık. Herkes birbirini Müslüman olarak gördü. Anadolu'da kimse kimsenin dindarlığını yargılamaz. Ama bazen insanlar bir şey yapmıyorsa 'madem ben yapmıyorum bu dinde yoktur'a getiriyor işi. Bu da doğru değil. Aykırı düşünen şahısları bulup ekrana çıkarmak da marifet değil, doğru değil. İnsanların zihinlerini karıştırmamak lazım. Sözlüğe bakarak Kur'an ayetlerini açıklamak, Arapça sözlük alıp ayetleri tefsir etmek baltayla saat tamir etmeye benzer.''

''ŞALVAR VE ÇARŞAF DİNİ BİR GEREKLİLİK DEĞİLDİR''

''Toplumun yüzde 93'ü başörtülü kadınlardan rahatsız olmuyor ama çarşaf, şalvar gibi şeyler dendiği zaman toplumun önemli bir kesimi bundan rahatsızlık duyuyor ve genellik tarikatların bunları telkin ettiği yönünde bir kanaat var bunu nasıl değerlendiriyorsunuz'' sorusuna da Bardakoğlu, ''Şalvar ve çarşaf dini bir gereklilik değildir. Dinin istediği bir kıyafet tarzı değildir. Çünkü din sadece kadınların yüzleri hariç elleri hariç örtünmesi ile ilgili genel prensip koymuştur. Artık bundan sonrası insanların estetik duygularıyla, şehirleşebilmeleriyle, kültürleriyle alakalı'' diye cevap verdi.

Şehirlerdeki tarikatların ve dini örgütlenmelerin sadece din ekseninde ele alınmasının yanıltıcı olduğuna işaret eden Bardakoğlu, ''Şehirleşme süreciyle ve sosyal gelişmeyle alakalı bir olgu bu. Öz eleştiri yapmak gerekirse ülkemizde şehirleşme sürecini yönetemedik. Şehre gelen insanların yalnızlığını giderecek ara kurumlar oluşturamadık. Daha doğrusu şehirdeki dindarlığı besleyecek o kültür kaynaklarını koruyamadık. Böyle olunca şehre gelip yalnızlaşan insanın tutunacağı dallar gerekti. Sosyal olarak, kimlik olarak, kişilik olarak gelenekleriyle yaşayabilme açısından, şehrin o 'boyalı' hayatına karşı belli bir koruma refleksi oluştu. Bütün bunlar günümüzde dış görünüşte din olarak algılanan ama esasında daha sosyolojik, ekonomik tabanı olan örgütlenmeleri, hayat tarzlarını oluşturur. Her hayat tarzı daha sonra dini gerekçesini kendisi bulur'' diye konuştu.

AA



 
Şub
02
    

 

 

 

Demokrat akademisyenlerden karşı bildiri: Başörtüsü ayıbı ortadan kalksın

 
 

Üniversitelerarası Kurul, üyelerinin yarısının katılımıyla 'başörtüsü yasağının' devamı yönünde bildiri yayınlarken, çeşitli üniversitelerden 700'e yakın

 

akademisyen özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı bayrak açtı.

 

 

 

Demokrat kimlikleriyle tanınan bilim adamları, üniversitelerde kılık kıyafetin serbest bırakılması için bildiri yayınladı. Değişik görüşlerden bilim adamlarının destek verdiği bildiriyi imzalayanlar arasında, Aziz Nesin'in oğlu Prof. Dr. Ali Nesin, Prof. Dr. Eser Karakaş, Prof. Dr. Naci Bostancı, Prof. Dr. İhsan Dağı, Prof. Dr. Ümit Cizre, Prof. Dr. Elisabeth Özdalga ve Doç. Dr. Nuray Mert de yer aldı.

Bu ayıp Türkiye'ye yakışmıyor

Prof. Dr. Levent Köker (Gazi Üniversitesi): Bu yasağın kaldırılmasını 18 senedir savunuyorum. Bildiriyi de görünce öncelikle imza attım. Bugün türban yasağına karşı çıkan birçok profesör o tarihte imza verdiler. Solda ve sağda Türkiye'nin düşünen insanlarının bir bölümü, meselenin özgürlük lehinde çözülmesi için kampanya başlatmışlardı. Bence onun bir tekrarıdır. Başörtüsü yasağı, Türkiye açısından ayıptır. 18 senedir uygulanan bir ayıp. Bunun laiklikle ilgisini kuramıyorum.

Başörtüsüne özgürlük, laikliğin özü

Prof. Dr. Ümit Cizre (Bilkent Üniversitesi): Başörtüsü yasağının kalkması, laikliğin özünü oluşturan eşitlik, hakkaniyet ve tarafsızlık ilkelerine bağlılığın bir teyididir. Üniversiteler eğitim hizmeti sunarken öğrenciler arasında eşitsizliğe yol açacak önyargılı davranışlar sergileyemez. Sınıfta dekolte bir kılıkla oturan öğrenciyi bir ideolojinin simgesini sergilediği için eğitimden dışlama hakkını kendimde göremem. Benzer bir biçimde başörtülü öğrencilerime de eğitim yasağı getiremem.

Yasağı mantıksız ve temelsiz buluyorum

Prof. Eser Karakaş (Bilgi Üniversitesi): Benim kriterim çok basit; kamu hizmetini tüketenlerin -ki üniversite öğrencileri öyledir- yasağa konu olmasını, anlamsız, mantıksız ve temelsiz buluyorum. Bu kadar basit. Kamu hizmeti üreticileri açısından aynı şeyi söylemiyorum ama. Başörtülü öğrencilerin baskı yapacağı söyleniyor. Baskı yaparsa devlet orada görevini yapar.

Üniversite özgür olmalı

Prof. Dr. Naci Bostancı (Gazi Üniversitesi): Üniversiteler düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri konusunda yasakçı olmamalıdır. Özgürlükçü olmalıdır. Kılık kıyafet serbestliği bütün öğrencilere tanınmalıdır. Bu yüzden kampanyayı destekliyorum. 24 yıldır hocalık yapıyorum. Söylendiği gibi baskı da olmayacaktır, kaos da çıkmayacaktır. Saflaşma yaşanmayacaktır.

Öğrenciyi üniversiteye almama hakkımız yok

Prof. Dr. Ali Nesin (Bilgi Üniversitesi) : Etik bir duruş izliyorum. Kılık kıyafeti, inancı, düşüncesi, ırkı, dini ve cinsiyeti ne olursa olsun herkesin üniversiteye girebileceğini savunuyorum. Üniversitede özgürlük mutlaka gerekiyor. Türbanlı bir kızı, sen türbanlısın diye dersten atma hakkını kendimde görmüyorum. Herhangi birisinin de hakkı olduğunu düşünmüyorum.

Üniversiteler tek tipleştirmeden kurtulmalı

Prof. Dr. Turan Güven (Gazi Üniversitesi): Üniversiteler tek tipleştirmeden kurtulmalı. Genel ahlaka aykırı olmayacak şekilde kılık kıyafet özgür olmalı. Üniversiteler halktan, toplumdan kopuk yaşıyor. Ayrıca baskı olur deniyor. Şu anda yasak olduğu için başörtülülere bir baskı var. Özgürlük olursa baskı da biter. Şundan korkuyorum. Yasağın kalkmasının ardından bazı hocalar öğrenciler arasında kaos oluşturabilir. 68 kuşağı bunu yaşamıştır.

 
02 Şubat 2008, Cumartesi